ya herra ya merra!

Geçenlerde başlattığım sosyal sorumluluk projesi bir sike yaramadı. Blogu okuyanlar ya sosyal sorumsuz ya da benden umutsuz. Daha bi gelecek vaadeden kişileri topluma kazandırmak istiyorlar (herhalde). Neyse, ben de "amaaaağn sikime kadar" diye düşünerekten 3 hafta boyunca takip ettiğim bir alman iti ilanının ilanvereniyle (nasıl bir isim tamlamasıdır bu) iletişime geçtim. Cebimdeki üç kuruş paraya, Görkem'in manitasının bisiklet parası eklenince, itin parasının 1/3'ü tamamlandı.

«1/3'ü demişken.. Ceykıl'ın ve Görkem'in manitasının paraları toplamı, itin parasının 2/3'üne denk gelmektedir. Ceykıl bu paranın 4/10'unu taksiye harcayıp, 1/10'unu cep harçlığı olarak ayırmıştır. İnsaflı it sahibi, eline geçen 5/10'luk paranın 1/5'ini Ceykıl'a harçlık olarak geri iade ettiyse, Ceykıl toplamda bu herife kaç TL borçlanmıştır? (Cevap: Ulan amcık hiç sayı verdin mi de TL sonuç istiyorsun?) Bi de "bu bakkal problemleri ilerde ne işimize yarayacak?" diyosunuz..»

Gecenin 11inde iti alıp geldik. Ertesi gün yıkadık ettik. Cebimde beş kuruş kalmadığı için 8. sınıf kalite kuru mama almak durumunda kaldım vs.vs. "Açtık ama mutluyduk be" diye klişeleşmiycem. Kalan borcu ödeyebilmek için (ki düşününce neredeyse itin tüm parasına eşit bu meblağ) 1 hafta zamanım vardı. Şansın böylesi.. Paranın neredeyse tamamını ilk günden kazandım (yazar burada OMFG demek istiyor).

Dişi köpek sahibi olmak, manevi olarak zor bi işmiş. Parka götürdüğümde koca koca köpekler, kızıma sürttürüp kaymaya çalışıyorlar falan çok sinirleniyorum. "Erkek köpeği olan bir dişi bulursam, takasa girebiliriz" gibisinden hain ve abazan planlarım da yok değil tabi ki (karşılıklı kız alıp vermece olayının adını unuttum. onu yazıcaktım hatırlasaydım). Hatta bi tane kestirdim gözüme bakalım hayırlısı..

Anlaşılacağı üzere sosyalleşmeye de başladım. İsimsiz Köpek Sahipleri Topluluğu gibisinden adı konmamış gizli bir örgütlenme var. Ona mensup oldum işte. Her gün yarım saat muhabbet ettiğim fakat sadece köpeklerinin adını bildiğim 8-10 tane insan evladıyla tanıştım.

Neyse işte, köpek aldım hayatım değişti onu haber vereyim dedim. Adını da Hera koydum. 4-5 sene sonra bi kere seviştirip bir erkek yavru alıcam, onun adını da Zeus koyucam.

siyah havyar yiyodum lan ben şimdi!

2004'ten beri öğrenme aşamasındayım. 2007 Ocak'tan itibaren de üretme aşamasına geçtim. Bir çok girişimde bulundum, hepsi de içimde patladı. Eğer şuan bu yazıyı okuyorsanız, ya bu yazının bulunduğu sayfaya google'da "am", "göt", "meme" üçlüsünü aratıp da gelmişsinizdir, ya da sosyal medyayla uğraşan twitter, facabook, friendfeed hesabı olan kişilersinizdir. İlk kesimdenseniz "amınıza koyayım! siktirin gidin xnxx.com'a!", fakat 2. kesimdenseniz, anlatacağım mevzuyu siz okuyun diye yazıyorum.

21. yaş dönümümü 2 ay sonra kutlayacağım, gencim yani daha. Az önce bahsettiğim "içimde patlayan girişimler" var ya, hah onlardan bahsedicem. Zira, epey duymuşsunuzdur sosyal medyada "girişimci" kelimesini. Bu içimde patlayan girişimlerden en büyüğü, birkaç sene önce gerçekleşti. Hala hizmet vermekte olan ADTECH isimli bilişim şirketinin, dosyaci.com isimli bir projesi vardı. Rapidshare gibi bir dosya upload sitesi, fakat tek farkı upload eden kişilerin 15-30-50 gibi kontör miktarı seçmeleri ve bu dosyayı indirmek isteyen kişilerin o kontör miktarı karşılığında dosyayı indirmeleri sayesinde, sistem sahibi (adtech) ve uploaderın kazandığı bir sistem... Lise 2'ye gidiyorum, haylazım ama kafam "internet" dediğinizde salto üstüne salto atıyor. Bir sistem tasarladım;
- Kişiler sisteme üye olacaklar
- Davet ettikleri kişi başına X birim puan kazanacaklar
- Eğer bu dosyaci.com'dan dosya indirirlerse (ki bu dosyalar, txt. içerlerinde bilmem kaç karakterlik kupon kodları var), sistemden o 5X birim puan kazanacaklar
- Her ay en çok puanı kazandıran 3-5 kişi de, mp3 player ot bok kazanacak.

"Eşini dostunu çağır, kredi kazan, puan kazan" diyen, şuan görebileceğiniz sistemlerin hiç biri yokken ben böyle bir sistem tasarladım. Bu sistemi, koda da döktüm. Hatta kullandığım tasarım ise "education" isimli mavili beyazlı ücretsiz bir css template.

Herşey hazır, ben domain seçmeye çalışıyorum. Bir akşam öğreniyorum ki amına koyduğumun koskoca bilişim şirketi Adtech, açılan bir davada kendini savunamayıp kapatılıyor. Bu sistem, en düşük kontör bedeliyle upload edilen dosya indirildikçe 25 kuruş komisyon ödüyordu. Sisteme toplamda 10 bin kişinin girdiğini, günlük de 500 download olduğunu varsayalım.. Günlük 125 TL net kazanç :) Lise 2'ye gidiyorum lan ben! 30 yılını orduya verip de, 10 milyar emekli maaşı almış bir subayın oğluyum  ben. Babam bu kadar kazanmıyor :)

Travmayı atlattım falan. Tüm GSM operatörlerine mail attım, benzeri bir sistemi kurabilmek için. Sadece Turkcell geri döndü. O da ayrı bir komedi. Bodrum'dayım, denizden çıkıyorum eve geliyorum telefonda 1 cevapsız çağrı. Trcell numara, tanımıyorum, çağrı atıp kapatıyorum. 10 dakika sonra telefon çalıyor, "Merhaba. İbrahim Bey'le mi görüşüyorum?".. Koca çağrı merkezini çaldırıp kapatmışım :D Falan filan derken, ablam bana callcenter, teknik eleman falan 20 milyar civarında bir masraf çıkartıyor. Dedim ya 30 senenin sonunda babam 10 milyar ikramiye almış, ben lise 2 ye gidiyorum. Nerden bulabilirim ki bu parayı?

Bulamıyorum tabi. Hayallerimi yıkan güzel sesli trcell ablasına küfredip hayatıma devam ediyorum. Ha bunu neden anlattım? Daha beterlerini yaşamış olan Ixan'la laflıyorduk msnden. Laf döndü dolaştı bu "girişimcilik" mevzusuna geldi. Hesapladım da 4 sene oluyor aşağı yukarı, ben lise 2yi ve o Trcell ablasını atlatalı. 365 günden 4 yıl... Günlük 125 liradan, matematiğimin yetmeyeceği kadar para... Şuan her sabah röptaşambrmı giyip, ekmeğime siyah havyar sürüyor, "Sebastian sen motoru ısıt ben geliyorum" diyip, Range Rover'ımla okula gidiyor olabilirdim :) Off off!

Ulan Adtech! Paraya kıyıp da kendini adam gibi savunaydın nolurdu be amına koyduğum?!

Sosyal sorumluluk projesi

Bana araba alır mıyız? Mantıklı olanı almamak da, hangimiz sürekli mantıklı olanı yapıyoruz ki? Hadi, bi çılgınlık yapalım ve bana araba alalım. Okula gidiyorum, iş güç koşturuyorum, doğru düzgün saatlerde yatıp kalkıyorum falan. Hayatımı düzene sokmaya başladım, çabalıyorum en azından. Ufak bir ödülü hakettim bence. Ufak dediysem de, Citroen Saxo demedim. İçine sığabileyim en azından.

Şaka maka balataları yaktım yakıcam (kendi balatalarımdan bahsediyorum). Görkem ibnesi yeni eve taşındı geçenlerde. Eskiden de ayrı evdeydi ama şimdi taa ebesinin amında bir yerde ayrı evde... Görüşemiyoruz dolayısıyla. Sevgilisinin yanında kaldığı zamanlar görüşüyorduk, iki yol muhabbet ediyorduk falan. Ders programlarımız da çok alakasız, okulda rastlaşsak falan fena olmazdı. Salıları Togan'la takılıyoruz. Ders programımda öğlen 3 saat boşluğum var. Hoca blok işliyor dersi, o 3 saat oluyor sana 4 saat. Dersten çıkıp eve gelirsem %98 gitmiyorum öğleden sonraki derse. Bu %98 de kesin bir rakam bu arada. Geçen seneden bu yana iki ders arası eve gelip, çok nadir derse döndüğümün matematiksel ifadesi. Hatta istatistiksel ifadesi, çünkü ben istatistik okuyorum.

Neyse her zaman olduğu gibi alakasız bir detayla yazının gidişatının amına koyduğuma göre kaldığım yerden devam edebilirim. Ne diyodum, hah.. Togan da eve gitmeyeyim diye benle takılıyor bu boşlukta. Akşam da bende kalıyor, kah içiyoruz sıçıyoruz, kah zorla video/film izletiyorum çocuğa.. Yakında telefonda şu şekilde diyaloglar yaşamamız mümkün bence;
+ Hacı nabıyon? İşin mişin yoksa görüşelim mi?
- Abi karnım ağrıyo gelemem
+ Gel olm sıcak bi tarhana çorbası falan şeyederiz, çay may.. Geçer karnının ağrısı. Ha ?
- Abi yanlış anladın sen, gürültüden olsa gerek. Kaynım ağlıyo abi, bırakamam şimdi adamı..
+ Siktir git. Ne zaman evlendin amcık?!
- Abi sesin kesiliyo. Tünele giriyorum.
+ Piç..
Kullanmaya kullanmaya iletişim kurma yeteneğimi kaybetmişim. Hani doğal seleksiyon değil de öbürküsü.. Evrim ile açıklanan dalga gibi oldum işte. Zorla komik video izletiyorum lan çocuğa. Bildiğin kendim dahil herkesin tiksindiği insan modeli oldum çıktım. İçince çenem düşmeye başladı, saçma sapan detaylar vermeye uzattıkça uzatmaya başladım. Geçenlerde askerlik mevzularına geldi muhabbet (elemanlardan biri yeni gelmiş askerden), her ne kadar askerlik konusunda sokaktaki çocuktan fazla bilgiye sahip olmasam da ortamdaki tek asker çocuğu olarak bi ton şey anlattım. Sürekli de "abi bak yanlış anlamayın, hani babam asker ya ordan biliyorum ben de" diyip durdum. Muhabbet kesiliyor, elemanlar başka birşey konuşuyorlar, o bitince ben kaldığım yerden devam ediyorum babamı anlatmaya... Eve gelince önce utandım, sonra tuvalete gidip kafamı gözümü aynaya lavaboya vurmak suretiyle terbiye ettim kendimi.

Sadece reel yaşantıyla da sınırlı da değil bu durum. Geçen gece yine kafam taşak gibiyken, Han'ın kalp ağrısına çare ararken, nerden çıktıysa "olm o da bişey mi. bak şimdi.." ile başlayıp, 45 dakikadan daha uzun bir süre boyunca ex yarimle yaşadıklarımızı anlattım. 30-40 satır yazıyorum, "anlamadım?" diyor, 10 satır geriye gidip olayı anlatıyorum, sonra devam ediyorum. Takibinde bi 30-40 satır daha yazıyorum, o yine anlamıyor.. Bu şekilde loop'a aldım kendimi, çocuk napacağını şaşırdı. O gün bugündür tumblr'da paylaştığım şeylere layk bile atmıyor. MSN'den gidip de "ahah süper dimi. bak bi de bu var..." diye devamının geleceğinden korkuyodur muhtemelen.

Bu vahim durum, kendi kendine geçip gitmeyecek. Hani "zamana bırakalım" diyemiyoruz (evet, biz. sen de dahil oldun duruma.). Zaman denilen yavşak, hiç bir problemi çözmüyor çünkü, sadece o problemle yaşamayı öğretiyor. Bir ton şeyi zamana bıraktım, ama buraya kadar. Ürettiğim çözüm ise bir köpek almak. Sahiplenmek daha doğrusu. Yıllardır bir alman kurdu alayım istiyorum, fakat imkan olmadı işte. "Benim köpeğimin sorumluluğunu ailem yüklenmek zorunda olduğu sürece, ne anlamı var" diye düşünüyordum. Artık bu olay geçerli değil tabi, ailemden ayrı yaşıyorum. İtin her haltıyla ben ilgileneceğim. Hem uğraş olur, oyun oynar, eğiticem diye uğraşırım. Daha fazla dışarı çıkmak zorunda kalırım (en azından sabah/gece gezdirmek lazım tabi)...

Falan filan işte, arkadaş olur kısacası. Fakat bu noktada da şöyle bir sorun devreye giriyor; İzmir'e nasıl gideceğiz? "Ben gelemiyorum İzmir'e, köpek var malum.." desem, saçma sapan "köpek mi biz mi" tripleri yaşamak istemiyorum. İşi gücü olan koca koca insanların, beni görebilecekleri 2-3 gün için 400-500 kilometre yol gelmeleri (dolayısıyla gitmeleri) de acımasızlık.. Dolayısıyla, bu noktada siz devreye giriyorsunuz. Ceykıl kardeşinizin ruh sağlığını düzeltmek, onu topluma kazandırmak, sorumlu ve mutlu bir birey haline getirmek için bi sosyal sorumluluk projesi şeyedelim diyorum. Aklımda üç format var;
  1. El birliğiyle (çoğunlukla sizin elleriniz tabi) bana bir araba alalım.
  2. Senede en az bir kere (haziran diyelim hadi buna), kısa bir süreliğine (bu da yaz tatili süreci olsun) yardımsever ve son derece sorumlu birey abi/ablalardan biri arabasını bana versin.
  3. Devlet Demir Yolları'na baskı yapalım, bana özel bir kart çıkartılsın. Yanımdaki koltuğa 50 kiloluk bir alman kurdu oturtabileyim. Komple perdeli bilmemneli kompartımanı kapatmaya bile razıyım ben (4x25 den 100 lira eder).
Ne diyorsunuz? Yardım edersiniz di mi? Geridönüşlere göre formatlardan birini seçip, ona göre plan program yapalım. Proje yöneticisi, proje sekreteri, proje sözcüsü, proje çaycısı gibi görevlileri belirleyelim. Programa göre ilerleyelim. Hala kurtarılabilecek birkaç balatam varken, bir an önce kurtarıp topluma kazandıralım beni. Sonuçta bir noktada sizin geleceğinizim ben. Gelecek bana emanet. Hadi Allah'a emanet..

Ceykıl ve Sosyalleşme Denemeleri vol.1

(:

Bulunduğum ruh halinin güzelliği, içebildiğim bira sayısıyla doğru orantılı. Ben bunun farkına vardım bugün. Hatta az önce vardım, çok da geçmedi üzerinden. "İçebildiğim"den kastım, canımın içmek istediği vakit içmek istediğim kadar içebildiğim. Yoksa 3 bira içersem 3 birim, 10 bira içersem 10 birim, 15 bira içersem 15 birim.. şeklinde değil.

Eylül başından beri (geçen haftaya kadar) 2 bira içtim. Bu hafta biraz kıçımı sıktım, biraz şansım yaver gitti üç beş kuruş para kazandım. Hepsini alkole yatırmadım tabiki, muhabbet olduğunda istediğim kadar içebildim. O kadar pozitif bir ruh halindeyim ki anlatamam. "Hacı Los Amigos'tayız, kop gel" dediklerinde kafamda uçuşan artı eksiler, rakamlar falan.. Onların olmaması o kadar güzel ki.. Neyse, şerefe..

Ayrıca buradan, 3 liralık patates kızartmasını kapıma kadar getiren McDonalds'a teşekkürlerimi iletiyorum. Her ne kadar kurye arkamdan 7 sülaleme küfretse de..

Bu yazı her ne kadar bir alkoliğin, alkole ulaştığında mutlu olmasını anlattı gibi görünse de, temelde kazandığı parayı dilediği gibi harcayabilen bir bireyin mutluluğunu yansıtmaktadır.

danışsak da mı pataklasak, danışmasak da mı pataklasak?

Öğleden sonra kayıt yenileme tantanasının son ayağı olan "seçilen derslerin danışmana onaylatılması"nı halletmek için okula gittim. Geçen dönem başında gerek benim üşengeçliğim, gerek danışmanımın dallamalığı dolayısıyla gereksiz atraksiyonlar yaşamıştım. Benzerleri tekrarlanmasın diye, sorumluluk sahibi bir birey olaraktan danışmanın kapısına dayandım.

"Bekleyin 5 dakikaya gelicem" dedi. İyi güzel, bekledik. Biz beklerken başka öğrenciler gelmeye başladı. 15 dakika sonra falan geldi danışman, geçti odasına. Dünyanın hemen her yerinde geçerli olan "ilk gelen alır" prensibi dolayısıyla ilk ben girdim odaya. Kafamdaki düşünce "adımı soyadımı söyliyeceğim, o da panelden onaylıyacak" şeklinde saf ve net olduğu için de kapıyı kapatma gereksinimi duymadım. Zira planlandığı şekilde giderse 45-70 saniye aralığında işimi halletmiş ve güle oynaya evimin yoluna koyulmuş olacaktım.

Dakka bir gol bir; "sen geçen dönem de geç gelmiştin kayda di mi?".. "Evet hocam". Sonra bir kitledi bana, yok efendim herkesin bir planı programı varmış da, o kayıtları dün tamamlamış.. Vay efendim ben ne kadar sorumsuz bir bireymişim, toplum benim gibilerden oluştuğu sürece hep aksarmış. Ulan yarrak kafalı, bana ne senin planından programından? 27-30 eylül arası dersleri onaylatabileceğim tarih aralığı değil mi? Bugün ayın 30u değil mi? Geldiğimde saat 14 küsurat değil miydi? Ee daha ne konuşuyosun sikko? Ben pazartesiden gidecekmişim de, ona soracakmışım "hocam ne zaman müsaitsiniz, ben ona göre geleyim derslerimi onaylatayım" diye. Yok daha neler. 4 günlük onaylatma süresinde 1 gün çalış 3 gün yat.. Amcığa bak.

"Bir öğrenci dersleriyle ne kadar ilgiliyse, bu tarz konularla da o kadar ilgili oluyor. Okumayacaksan uğraştırma bizi" dedi. Sana ne lan? Ben bu üniversiteyi kazanmışım, harcımı da ödüyorum. Karşılığında da bana demişler ki "olm bak 8 dönemlik okulu 10-12 döneme kadar uzatabilirsin. yalnız dikkat et 2 sene üst üste 2.0 ın altına düşürme ortalamanı..". Ben bu hakkımı ister peşin peşin kullanırım, ister bozdurur bozdurur jeton niyetine basarım kıçına taksit taksit.

Mezun olalı 5 sene olmuş olmamış, hala birilerinin kıçını yalıyosun.. Sonra kalkıp her fırsatta öğrenciye kayıyosun. Sikerim böyle işi. Önümüzdeki 2 hafta her derse gidip, dersime giren insani hocalardan biriyle değiştiricem danışmanımı. İlerde ciddi bi işimiz düşse, içimizde patlıyacak amınakoyim.

Bored To Death

Esas diziler başlamadan önce can sıkıntısı giderici olarak bir kaç kısa dizi izledim. Blue Montain State de onlardan biriydi mesela. Bu sefer tavsiye edeceğim dizi de Bored To Death.

Afişten de anlayabileceğiniz üzere alkol ve aksiyon barındırıyor. Kahramanımız Jonathan Ames (Jason Schwartzman) alkolik bir keş. Aynı zamanda yazar. Kötü alışkanlıkları yüzünden sevgilisi tarafından terkedilince, Craig's List'e "lisansı olmayan, makul ücretli özel dedektif"lik ilanı bırakıyor. Okuduğu polisiye romanlardan yola çıkarak, yarak kürek davaları çözmeye çalışıyor (Yarak küreği biraz açacak olursak, bir bölümde komşunun çocuğunun çalınan kaykayını arıyor, başka bir bölümde ise sperm çalan lezbiyen bir çifti bulmaya çalışıyor.. vs.vs.).

Bu arada diziden öğrendiğim en yararlı bilgi, alkolü azaltmaya çalışırsam beyaz şarap içmem gerektiği kısmıydı.

Diğer karakterlere geçecek olursak, kendisiyle aynı özelliklere sahip, artı olarak da hatun mıknatısı ihtiyar kurt bir patronu var. En yakın arkadaşı rolünü de The Hangover'dan gözünüzün ısıracağı ("nereden biliyorum ben bu adamı lan?" diye düşünme diye söyledim. dev hizmet.) Zach Galifianakis almış. O da resim çiziktiriyor. 3 karakter de birbiriyle yakın özelliklere sahip.

Çeviriyi eşekherif yapmış. Çok da iyi yapmış. Her ne kadar bir anlam ifade etmese de, buradan tebrik ediyorum kendisini. 2. sezonu 26 Eylül'de başladı bi de. İzleyin işte.

dün gece resmini öptüm de yattım

Geçen gün arkadaş dedi ki "porno videoya niye yorum yaparlar aklım almıyor". Şimdi bahsi geçen site Türkçe ise, o yorum ya bir bot tarafından keyword bazlı olarak, arama motorlarında yükselebilmek için hazırlanmıştır ya da çarşı iznindeki bir asker kardeşimiz modeller üzerine kurduğu fanteziyi paylaşmıştır. Eğer durum ikinciyse, buna ben de anlam veremiyorum. Fakat bahsi geçen site İngilizce ise, sayfayı dolduran yorumlar şu formatta oluyor; "02:33 deki hatun kim?". Tabi bu hatunun bir sürü sıfatı oluyor genelde fakat ana tema bu.

Ben de nedendir bilmiyorum ama her videonun yorumlarına göz atarım. Sanki konulu film seçiyormuşum da izleyici yorumuna ihtiyacım varmış gibi. Neyse, dün gece şöyle bir yorum silsilesine denk geldim:


3 kişi "şu kim, bu kim" şeklinde soru sormuş. En son amcanın biri dayanamamış ve patlamış ve "Belli ki porno IQ seviyenizi moronların seviyesine düşürüyor. 0:40 daki oyuncu isimlerini okumayı deneyin. Eğer okuma probleminiz varsa 2:14'te kendilerini tanıtıyorlar.." şeklinde bir yorum çakmış. (Bazı yorumlar kişisel fanteziler içerdiğinden, kişilik haklarına saygıyı temel edinmiş bir yazar olaraktan sansürledim kusuruma bakmayın.)

Facebook'tur, Friendfeed'dir ota boka like atmaya alışık bir insan olduğum için, bu yoruma da onlarca like atasım geldi. Nitekim YouJizz teknik ekibi, buna imkan sağlayacak altyapıyı oluşturmadığı için bunu blogda dile getirmek durumunda kaldım. Olay bundan ibaret. Yoksa kimseye porno kültürü hakkında öğüt verecek değilim. Kendime saklıyorum bunları (ama buralara kadar gelmişsin falan, elin boş dönme diye Google'da aratılmak üzere bir keyword vereyim; backroomcastingcouch).

Yazıyı "porno gerçekten IQyu düşürür mü?", "porno bir kültür müdür?", "o değil de, müdür müdür müdür?" gibi sorularla uzatabilirim ama uzatmamanın hepimiz için daha sağlıklı olduğu kanaatindeyim.

Asansörde 41 saat

Elemanın birinin 41 saat boyunca asansörde mahsur kalıyor. 41 saat aç susuz kalmak, hele göt kadar asansörde durmak yeterince sikik bir durum değilmiş gibi, bir de amcanın ishal olduğuna şahit oluyoruz.

Video sanırsam kurgu, gerçek falan değil. 41 saat boyunca, güvenlik kamerası olan bir asansörde mahsur kalsam kalkıp da otuzbir çekmem heralde...

Blue Mountain State

American Pie serisi tadında, ama onun memesiz hali bir dizi Blue Mountain State. Üniversitenin amerikan futbolu takımı ve onların karılı kızlı, alkollü, çeşit çeşit uyuşturucular barındıran maceralarını konu alıyor. Ahlaksız bir dizi yani.

Ana karakter olan Alex Moran, yaşam prensibi olarak (üniversite bazlı en azından) epey kafama yatkın bir karakter. Takımda 2. yedek bilmemne oyuncusu (oyun kurucu gibi birşeydi) ve hayatından gayet memnun. Bir bölümde, elemanlardan birine şöyle birşey diyordu; "Futbol takımında olmaktan daha iyi birşey varsa o da futbol takımında yedek oyuncu olmak. Derslere girmezsin, sınavlara girmezsin, futbol oyuncusu olarak hatun sıkıntısı çekmezsin... Mezun olunca babam gibi bir beden eğitimi öğretmeni olucam, benim bununla ilgili bir sıkıntım yok. Tek derdim, bu 4 sene boyunca ortalığın amına koyabilmek ;)". Takım kaptanı Thad (bildiğin mal) ise apayrı bir dünya...

Ayrıca, altyazıları çeviren eşekherif'in, jeneriklere eklediği (sanırsam 3. bölümden itibarendi) geyikler, "sonraki bölümde ne dedi acep" şeklinde bir düşünce yarataraktan takır takır tüm sezonu izlettiriyor (ekşisözlük).

Şuan ilk sezonu izleyebilirsiniz. Yirmişer dakikalık 12 bölümü bitirmek pek de uzun sürmüyor zaten. 2. sezon 2010da bi ara başlayacakmış ama, zamanı belli değil daha. Eylül, ekim gibi başlar heralde diğer dizilerle birlikte.

Slm, asl, nbr?

Şu güzelim blogu da piç ettim ya, alkışlara boğasım geliyor kendimi. Aferin, engeneral benim! Bu "engeneral" mevzusu da, babamla kavga ettiğimiz zamanlarda kıçımdan uydurduğum bi rütbe. Daha yavşak şeyler de üretiyorum da, adı üstünde yavşaklık işte, söylemiycem o yüzden.

Hazirandan beri iki satır blog okumadım. Ne tesadüftür ki 2 satır blog da yazmadım. Bunu da Blogger cemiyetinden kopmama bağladım. Meğersem, ben baya baya bu cemiyete bağlanmışım lan. Panelini yediğimin bloggerı :) Blog okudum aslında biraz. Godsyndrome'u okudum, o da askerlikten sonra epey keskin bir üslup değişimi yaşamış. Ağzı mı bozulmuş ne :) Onun dışında bir iki kere Zepevenk'e ve Cihad'ın bloguna baktım. O kadar.

Şimdi bi test yapayım diyorum, bakalım yavrumuz Cihad da bizim blogu okuyor mu? Okuyor ise, eminim bu posta yorum yapacaktır. "Hacı, kaldır şu sağ taraftaki reklamı. Zaten kaç tekilin var da, kaçı tıklayacak da köşeyi döneceksin? Şahsen ben Qzone almayı düşünmüyorum :))". Lafımı da çarpıtıp da rahatlamamın ardından, yazmadığım zamanları telafi etmek ya da ilerde yayınlanmak amacıyla (henüz karar veremedim hangi amaçla olduğunu) bir iki post gireyim bakalım..

Haaa bi de, Peluş mırmır oldu lan yine. 2 ayda bir azıyor amınakoduğumun kedisi. Ahanda yandaki resimde, merdivenlerle sürtüşürken görüyoruz kendisini.

O değil de;

Son anketi yapmamın tek sebebi eğlenmekti. Eğlendim de. Bir bakıyorum 5 oy almış 4. şık, iki saat sonra tekrar bakıyorum hemen değişmiş oy. Bi bakıyorum 7 oy almış, sonra düşmüş 3e 4e... Valla çok eğlendim lan. Jeton sesi buralara kadar geldi hani.

İffetime göz diktiler

Sıkı dur, blogger olmanın altın kuralını açıklamak üzereyim. Evet açıklıyorum; yaz geldi mi dükkanı kapatıp gideceksin. Kural bu. Hiç bir mantıklı sebebi yok fakat, bir bloggerın sahip olması gereken en önemli vasıf bu. Eğer ki bunu yapmıyorsan, hiç ortalarda "ben bloggerım" diye gezinme, friendfeedinin açıklama bölümüne "king of the blog world" falan yazma yani.

1 aydır yazmama sebebimi, "en kral blogger benim" mesajıyla süsleyerek kaktırmaya çalıştığım bu giriş paragrafının ardından esas sebebe geçelim; vaktim olmuyor. Üzerinize afiyet İzmir'de bir bilişim şirketinde işe başladım da. Sabah 9 akşam 7 kod yazıp duruyorum. Bütün sene boyunca uykuya yattığım saatte (sabah 7) uyandığım, kahvaltı yaptığım saatte (akşam 10) yattığım için pek de "arada bloga uğrasam fena olmayacak hani" diyemiyorum. Takdir edersiniz ki, insanlığın %90'ının sahiplendiği "gündüz çalış/gece uyu" felsefesi bana pek uygun değil.

Kısacası günlerim çok yorucu geçiyor. Bu gelişmelerin, olumlu yönleri de yok değil hani. Misal, alkol kullanımını kontrol altına aldım. Artık "bak yarın işe gidicem, içmiyim o yüzden bu akşam" diyebiliyorum. Ama okul olsaydı yapar mıydım bunu? Koy götüne okulun :) Sigara da büyük ölçüde azaldı. Ofiste sigara içilmediğinden ve 20 dakkada bir dışarı çıkıp da "kaytaran yeni çocuk" gibi görünmek istemediğimden, çalıştığım süre boyunca en fazla 4 sigara içebiliyorum. Yıllardır parasını yediğim babama, ver'li değil de al'lı cümleler kurabiliyorum falan filan.

Birkaç şey daha yaptım. Misal, sosyal ağlardaki doktorceykil hesaplarımı kullanmayı bıraktım. Twitter ve Friendfeed'deki hesaplarımı artık takip etmeyeceğim. Onun yerine, adımsoyadım şeklinde hesaplar açtım. Diğer blogumu aktifleştirdim. İnternet, programlama, tasarım vs. gibi teknolojik konularda yazacağım orada. Burayı bırakmıyorum tabi ki :) Burası kişisel blogum sonuçta (belki ilerde adres değiştirebilirim ama). Teknoloji harici hemen herhaltı buraya yazacağım.

O değil de, esas şeyi anlatıcaktım ben. Sabah 8'de çıktım yola, dolmuş bekliyorum. Koduğumun dolmuşu gelmedi yarım saatte. O sırada bi tane Renault Transit yanaştı, nereye gittiğimi sordu. "Gülbahçe" dedim. "Atla Urla'ya kadar bırakayım" dedi. Eyvallah dedik bindik. Sonra isim misim, hoş beş. Dedi ki, "bi arkadaşa benzettim seni, geçmiştim döndüm geldim tekrar". E ne diyim şimdi, ehere mehere dedim geçtim. Sonra "buranın yerlisi misin", "hemşerim memleket nere", "okuyo musun", "nerde çalışıyosun", "işler nasıl" gibi birbiriyle yeni tanışmış her allahın kullunun soracağı fix sorulardan bir derleme sundu.

Derken olay "Aaa ben de Bodrum'da ticaret yapıyorum. Gelirsen görüşelim"e geldi. Baktım mevzu renk değiştiriyor, kapıya doğru yanaştım. Bir yandan da tetikteyim tabi, elini kolunu izliyorum. Otostopçu arkadaşlarımdan duyduğum "okşadı götveren" temalı hikayelerden ötürü, "uzat o elini de kırayım ağzını burnunu" diye düşünüyorum. Ama bir yandan da, "olm belki herif çok sıcak kanlı? belki samimiyet yapısında var? hemen önyargılı davranma" falan diye geveleyerek kendimi frenlemeye çalışıyorum. İneceğim yere 1-2 kilometre var yok, "vaktin varsa bişeyler içelim" demez mi? Dedim, "çek kenara, iniyorum ben". Amınakoduğumun evladına bak hele. Sabahın 8'inde, eşcinsel bir fahişenin, elinde laptop çantasıyla işe çıkma ihtimali kaçtır yavşak?

Bi daha sikseler binmem (hoş, binersem de sikecekler :D ironiye gel), 1.5 saat dolmuş beklerim yine de binmem. Hayır, götü her türlü korurum problem o değil de, kırsam ağzını burnunu, polis gelse sonra, bu yavşak dese ki "yardımcı olayım, gideceği yer yolumun üstündeydi bırakayım dedim. bindi. para istedi, vermeyince ağzımı burnumu kırdı", al başına belayı. Ondan sonra anlat derdini anlatabiliyorsan.

Bu tarz aksiyonlar yaşamasam, bi halt yazamıycam bloga heralde lan.

kulakpası#10



Chuck 3. sezon 14. bölümün sonunda çaldıydı. Ajancan, manitasına müzik dinlemeyi öğretirkene, bi romantizm patlatayım diye düşünerek bu şarkıyı seçtiydi. İşte o vakit öğrendim bu şarkıyı. Son derece motive edici geliyor bana.

15 dakikadır başlık bulayım diye uğraşıyorum, ama bi türlü bulamadım

Bu sabah Facebook'ta birinin motosikletli resimlerini gördüm. Lisenin ilk iki senesindeki motosiklet takıntım geldi aklıma "hey gidi günler heeeeeaaaaooyyyyğğhhh" dedim. Tabi ikinci heey böyle brutal değildi. Gayet normal bi hey'di. Sonra içim kıpır kıpır oldu eski günleri yaadettim ya. Bi bakayım kaç milyar olmuş şu aletler dedim. Bi baktım. Epey bi milyar olmuşlar. Neyse, sonra motordelisi hesabım geldi aklıma, bi gireyim dedim.

Girince yapılacak ilk şey, eski mesajların kontrolü oldu tabi. Arattım mesajlarımı, başladım teker teker okumaya. Sene 2006, 16 yaşındayım daha. 17 olayım da A2 sınıfı ehliyet alayım, sonra da baba parasıyla bi motor alır gazlar dururum diye yanıp tutuşuyorum. Gözüme uyku girmiyor. Günde ortalama 6-7 saat o forumda o motor senin, bu kaza haberi benim geziniyorum falan (düzenli bir okuyucuysan, çok feci şeylere zemin hazırlamakta olduğumu farketmişsindir. ha bi de umarım düzenli okuyucusundur. gerçi düzenli okuyucu olmaman da güzel bişey, yenisin demektir. ki severim yeni okuyucuları. konuyu sikip atan bu uzun içsesten sonra muhtemelen bloga bir daha girmeyeceksin ama olsun, her zaman benim o 'kıymetli yeni okuyucum' olarak kalacaksın.). İşte o zamanki mesajlarımın içerikleri o kadar yavşak, o kadar iticiymiş ki resmen 16 yaşındaki benin ağzını burnunu kırasım geldi.

"Öğreneyim" yerine "ööreneim" yazmalar mı dersin, havada uçuşan w'lar mı dersin, 3 karakterde bir gülücük koymalar mı dersin.. Yok yokmuş lan bende! Vay amımakoyayım. Resmen üzerinde "topunuzun amına korum" yazan bi tabelayla Kadifekale'de geziyormuşum. Şuan Facebook'tan, MSN'den sildiğim ne kadar ortaokul/lise arkadaşım varsa hık demiş burunlarından düşmüşüm (olur ya, onlardan biriysen sakın ha kişisel algılama :) haha, siktir algıla tabi kişisel. kişisel olmaz mı hiç? sen kalk yaraq kûréQ karakterler kullan ondan sonra "kişisel algılamiyim ben" de. yok öyle! yüzsüze bak ya..).

Ya... Ya.. İşte böyle bir hayal kırıklığıyla başladım ben güzelim pazar gününe. Gerçi diğer güzelim pazar günlerinden pek de bir farkı yoktu ama, insanın yine de morali bozuluyor. Bundan 5-10 sene sonra "aa üniversite yıllarımda doktorceykıl olarak tuttuğum bi blog vardı, du bi bakayım. yuh! ne kadar da terbiyesizmişim ben, tövbe estafurullah. kusura bakma hayatım, kendimi kaybettim bi an. ama çok sinirlendim napiyim, baksana şu yazılara! cık cık cıkkk... yada dur bakma sakın." falan dersem nolacak lan? Vay arkadaş, zaman ne kadar kalleş bi kavrammış böyle.

çakal bloggerın el kitabı

Hani şimdi blog açıyoruz, birşeyler karalıyoruz ya? Hah, işte mutlaka bir amacımız vardır di mi? Misal, ben canım sıkıldıkça gelip birşeyler yazıyorum. Canım yeterince sıkılmadıkça da "ulan bişeyler yazsam mı? yok yok daha o kadar feci yazasım gelmedi" diyip başka şeylerle uğraşıyorum. Tamam, bunu bi kenarda tutalım sonra lazım olacak. Şimdi başka bi noktayı parmaklıyorum.

Blog yazdığımız kadar okuyoruz da di mi? Yani, okuyan birileri olmalı ki yazalım. Yoksa bu yazıların hepsi harddiskin ücra köşesinde bi sakın silmeyin!! klasöründe bulunurdu. Hem yazan hem de okuyan tarafız yani? Güzel. Peki, okuyacağımız blogları neye göre seçiyoruz? Beğenip beğenmememize göre. Peki ben bu kadar basit ve hepimizin bildiği bir şeyi neden böyle 6 yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi anlattım? Cevap "beğenip beğenmememize göre" değil çünkü de ondan.

Daha büyük şeyler dönüyor. Öyle "beğendim izliyorum ehere" değil durum. Gözümüzün önünde ne kadar blog varsa, alayını takip ediyoruz. Sadık bir okur olmasak da, her zaman gidip okuma ihtimalimiz var. Ben gözümüzün önündekilerden değil de, gözümüze sokulanlardan bahsetmek istiyorum, çakal bloggerlardan.

Kenara aldığımız yere geri dönersek (şu amaç mevzusu), kimisi o kadar eblek amaçlara sahip oluyor ki gözü dönüyor resmen. İşin ibneliklerine kaçmaya başlıyor, suni yöntemlere başvuruyor. Bu yöntemlerden bir tanesi blog isminin başına noktalama işareti koymak (* ! . " ' ). Ne zaman Google Reader'a veya bloggerdan takip ettiğim blogların olduğu o son güncellenenler kısmına baksam bu amcalar ilk sırada oldukları için illaki bi tıklıyorum. Sadece bu da değil, birisinin profiline bakınca takip ettiği bloglar listesinde ilk sırada oldukları için yine bi bakıyor insan.

Bu önemli bir hamle olsa da, ikinci bir hamleye muhteşem bir asist yapıyor; "profil görüntülenme sayısı". O noktalama işaretiyle başlayan bloga geldikten sonra merak edip de "kim lan bu" diyerek bakıyoruz profile. İşte o noktada eğer ki görüntülenme sayısı yüksek ise "hassiktir popülermiş lan bu. o kadar kişi bakmışsa vardır bi bok" diyerek ya direk takibe alıyoruz ya da gidip bir iki yazısını okumak zorunda hissediyoruz. Beğenilse de beğenilmese de takibe alınıyor bu bloglar "ilerde okurum, kesin bişey var olm bu blogda" düşüncesiyle.

Bloga yeni gelen kişilerin %80 gibi büyük bir kesimi profile bakıyor. Profil görüntülenme sayısı otomatik olarak artıyor sonuçta. Kısa sürede profil görüntülenme sayısı tavan yaparak, öldürücü hamleyi vuruyor. Tatatataaaaa bol hitli & takipçili bir blogumuz var artık.

"Bütün bunları düşünen tek ben miyim" diye sordum, cevap veremedim. Zihin okuyamıyorum zira nihaha. Ama, "bi tek ben mi böyle bir davranış haline meyilliyim" diye sordum ve blogun isminin başına bi yıldız ekledim bikaç günlüğüne. Profil görüntülenme sayımı da üçyüzbeşyüz allah ne verdiyse artırdım. Sonuç; sadece ben bu şekilde davranmıyormuşum.

Geriye kaldı tek bir soru; "bir tek ben mi rahatsızım bu durumdan? bariz gözümüze sokuyosunuz lan blogunuzu!".

Neşeli Süpermarket'in müdürü

Bizim burda Neşeli diye bi süpermarket var. Ucuz olduğu için günlük alışveriş (sigara, gazete,ekmek vs.) haricini oradan yapıyorum. Güzel yani. Bir de bir müdürleri var ki sormayın gitsin.

Öğrenciden temiz hayat tecrübesi

Türkiye'nin en yararlı, en paylaşımcı ve en çok okunan (ali sami?!) blogundasınız. Bu yazımda, üniversite hayatına yeni atılacak olan saygı değer okurlarım için edindiğim bir kaç tecrübeden bahsedeceğim. Egomu yeterince tatmin ettiğimi düşünerek, bu radyo anonsu kıvamındaki sikik girişten sonra mevzuya dalıyorum.

Öncelikle ne kadar hayaliniz varsa, unutun. Hiç bir şey hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmeyecek. O amerikan kolej filmleri (pasta) falan yalan yani. Kısmen doğrular, ama hiç bir şey o kadar kolay gerçekleşmiyor. Neyse..

Okul başlar başlamaz eve çıkarsanız, sıçtınız. Sıçma kısmı uzun vadede gerçekleşiyor, kısa vadede farkedemiyorsunuz. Nasıl sıçtınız? Anlatayım; öküz gibi kilo alacaksınız. Öyle 2-3 kilo falan da değil, 10~ kilodan bahsediyorum (20 ye kadar yolu var). Geldiği gibi eve çıkıp da kilo almamış tanıdıklarımın genele oranı %10'u geçmez. Ananızın evindeki gibi dengeli beslenemeyeceksiniz çünkü. Nerede yapımı kolay, ucuz gıda varsa onu tüketeceksiniz. Ek olarak, yurt gibi giriş/çıkış saati olmadığı için yarak kürek saatlerde yatacak, aynı şekilde gecenin 3ünde pide, lahmacun vs. yiyeceksiniz. Hayatınızın ilk 18-19 senesindeki biyolojik düzeniniz ile sonrası asla aynı olmayacak..cak cakcak....cak.... (yankı)..

Alkol ile uzatmalı sevgiliyseniz, yine sıçtınız. Olur olmaz zamanlarda, olur olmaz miktarlarda alkol tüketeceksiniz. Karışan eden yok çünkü, hatta ortam mortam kral aga... Sigara içiyorsanız, daha çok sıçtınız. Eskiden olduğu gibi "daha 10 dk önce içtim, babam laf eder şimdi yakmiyim en iyisi" durumları olmayacağı için baca gibi gezeceksiniz. Alkolle birlikte neler olacağını ise herkes biliyor zaten. Sigara içmiyorsanız da başlamanız muhtemel.

Bir de, ilk sene çoğunluk yurtta yaşadığı için sizi "evi var" şeklinde etiketleyecekler. Manita atmak isteyen hatun/erkeklerden tutun da, sabah 3e kadar mekanda takılıp sonrasında size gelmek isteyen tiplere kadar yolu var. Baştan sınırı belirlemek en güzeli, aksi takdirde çok geç olabilir ve tek çözüm kapıya bir adet turnike koymak olabilir. Aman dikkat.

Ha ama yurtta yaşarsanız bu saydıklarıma maruz kalmazsınız. Sabah akşam yemek verecekleri için, kilo almazsınız. Giriş/çıkış saatleri yüzünden gecenin 3'ünde lahmacun söyleyemezsiniz. Alkol yasağı olacağı için mekana gitmek zorunda kalırsınız ki, yurtta kalan bir öğrencinin ekonomik gelirini düşünürsek, öyle çok da anasının gözü miktarlarda içemezsiniz. "evi var" etiketine sahip olmayacağınız için, tarlanızı çekirgeler istila edemeyecek tabi. İlerki zamanlarda da böyle bir etiket kalmıyor, zira herkes eve çıkıyor. Tabi yurdun da ibnelikleri var. Şimdi evi kötüleyip yurdu övüyormuş gibi görünmek de istemiyorum (evi tek geçerim nihayetinde). Ayrıca misafir getirmek yasak olan erkek yurdunda, bir hafta manitasıyla beraber takılmış tanığım da var hani, çok da bi standart yok yani yurt konusunda.

Neyse konu dağılıyor, koyayım yurda. Muhtemelen bok içinde yaşayacaksınız. Eskiden ara sıra bulaşık yıkamış olsanızda, çekmeceyi her açtığınızda temiz don bulabiliyordunuz çünkü. Evin her işini sizin halletmeniz, bir süre sonra "sikerim lan" diyerek herşeyi oluruna bırakmanıza sebep olabiliyor.

Sosyalleşme mevzusuna girecek olursak, sakın ha benim gibi "hacı yoklama almıyolarmış, uyurum lan ben evde" diyip de oryantasyonu ekmeyin. Ne kadar kulüp varsa oryantasyonda sergiliyor marifetini çünkü. Orada olup arz talep olayını gözetleyerek kulüp seçmek, daha sonra teker teker insanlarla muhabbet ederek hangi kulüplere üye olduklarını öğrenmekten daha kolay ve verimli. Oryantasyonu ektikten sonra, o götü kaldırıp da kulüp yöneticilerini araştırmak, bulmak, gidip görüşmek falan imkansız neredeyse. O bakımdan, oryantasyona gidip, bulabildiğiniz tüm kulüplere üye olun. Bir pazar günü arayıp da "nerde kaldın? toplantı var" derlerse küfreder, ayrılırsınız kulüpten olur biter.

Birkaç şey daha var, onları da maddeleyeyim.
- Bir kaç yakın arkadaş edindikten sonra, eliniz hemen her yere uzanıyor. Ne nerede, nerede ne gibi soruların alayını cevaplayabiliyorsunuz.
- Evet, kızlar teklif ediyor.
- Üst kattaki uyuz kadın, saat 11'de camdan "susun lan" diye bağırdığında, "teyze senin kocan yok mu?" diyebilecek hale gelebiliyorsunuz. Ev, komşuluk ilişkilerini öğrenmek için çok iyi bir fırsat yani.

Haa, son tavsiyemi de unutmadan söyleyeyim; arada sırada okula da gidin :)
Erkeklere hitap etti gibi amma, lakin ki öyle değildir.

kulakpası #9


Katerine Avgoustakis "Ayo Technology".
50 Cent & J. Timberlake versiyonundan daha çok sevdim.

//10 kaplan gücünde gelen edit:
Sayın Fizy.com geliştiricileri, birbirinden farklı özellikler eklemeniz çok güzel. Apilerle çeşitli siteler ile fizy hesaplarımız arasında bağlantı kurabilmemiz falan, çok hoş. Fakat bir müzik dinleme sitesinin sunması gereken en temel şeylerden birini sunsanız da, şu dinlediğimiz müzikleri blogumuzda falan dinletebilmemiz için bir embed player verseniz nasıl olur?
Arz ettim.

bu aralar pek başlık yazasım yok

Az önce barkodu olan bir arkadaşım olduğunu farkettim. Yani arkadaş değil de, tanıdık diyelim (utandığım için kıvırmıyorum. yani utanıyorum da kıvırmıyorum, ilkokuldan bi kız işte). İsmini de her hakkı saklı olduğu için paylaşamıyorum ne yazık ki. O yüzden sadece bu görselle idare ediverin.

Bir aralar, enseye barkod dövmesi çok modaydı. O zaman da çok garipsemiştim, şuan bu arkadaşı da garipsiyorum. İnsan niye etiketler lan kendini? Evet, eğer mantıklı bir düşüncesi, teorisi olup da paylaşmayan varsa çok üzer beni. Çok merak ediyorum.

Bu arkadaş, görmüş olduğunuz üzere Gazi Üniversitesi'nde kimya mühendisliği okuyor. Göremediğiniz üzere de, aynı zamanda açık öğretim işletme okuyor. Öğretim seviyesi epey yüksek yani. Böylelerini görünce, hali hazırda fazla inancım kalmamış olan eğitim sistemine daha çok küfrediyorum. Hele bi de o eğitim sisteminin ürünlerini kriter baz alan kişi ve kurumlara daha da çok küfrediyorum.

Neyse, sikeyim..
Bu sevgi dolu cumartesi gününde, sinirlerimi bozabilecek, günümü zehir edebilecek en ekstrem olay gerçekleşti. Evdeki yarım kilodan fazla tütünün küflendiğini farkettim. Farkettiğim an, ne denli küfürler ettiğimi anlatamam. Küfrettim de noldu peki? Gittim paşa paşa 1 paket Viceroy aldım. 1 paket sigaraya 4.5 lira verdiğim için daha çok küfrettim.

Halbuki daha 1 ay oldu olmadı tütünler geleli. Şimdi arayıp söyleyemem de "baba, tütünün yarısından fazlası küflenmiş, attım demin" diye. Burada tütün bulamadığım için (sattırmıyorlar amcalara), evdekiler yolluyor belli periyotlarla. Eli mahkum bayılacam hergün bir pakete...

Acaba çeşitli alternatifler mi üretsem? Veyahut bıraksam? Pek bırakma taraftarı da değilim hani. Eh sikeyim ya.. Epey de alışmıştım hani takır takır sarıp, pöfür pöfür içmeye. O değil de, ne zaman küflendi ki bunlar? İçmiş miyimdir acaba bu mucizevi karışımdan? Amınakoyim.

// Bade süzerekten gelen edit:
Hasta da oldum. Çok iyi oldu, çok da güzel iyi oldu.

Kreativ Blogger Ödülü ...

... Türk blog camiasında 100 blogdan 95'ine verilmiş olan ödül. Çok kreativiz.

kulakpası #8

1 seneyi geçmiş dinlemeyeli.. Ares'i kapatmayaydılar, ne güzel her hafta dinlerdim.. Neyse, buyrun; Sakin - Edepsiz Komedya

neskafe sponsorluğunda "i can't get no sleep" günleri devam ediyor

Eskiden gecem ile gündüzüm yer değiştirirdi. Sabah 4e 5e kadar oturur, öğlen 1e 2ye kadar uyurdum. Hayli de memnundum halimdem. Nitekim bir süredir (bugün 4. gün dönümü) uyuyamıyorum. Uykum geliyor, hem de deli gibi geliyor. Fakat bir türlü o uyku haline geçemiyorum. Yattığım yerden herşeyi duyabiliyorum, dolayısıyla ister istemez kafamda bir sürü düşünceyi tetikliyorlar. Vee tataaaaaa; uykum kaçıyor. Ee amına koyayım ben böyle farkındalık durumunun arkadaş!

Sebebini de anlayamadım bir türlü. O sesler her zaman vardı, ben her zaman duyuyordum o sesleri.. Ama engelleyebiliyordum heralde düşünce silsilesini. Yada ne bileyim, daha kısa sürede geliyordu uykum. Ulan bir insan 20~ saat uykusuzluğun üzerine nihayet yatağına yattıktan tam 45 dakika sonra uyanır mı hiç? Yarım saat ile iki saat arası periyotlardan oluşan bir şekilde toplamda 4-5 saat uyuyabiliyorum. Bu uyku bir kaç parttan oluştuğu için de bi sikime yaramıyor tabi. Gün boyu bir mayışıklık, isteksizlik, halsizlik alıyor bünyeyi.

Üç vakte kadar hasta olacakmışım gibi bir his var içimde. Zira şimdiden ateşim yükseldi gibi, kulaklarım neyin yanıyor. Yani ateşim yükselmedi de, hani yanakların falan yanıyor gibi hissedersin de halbuki bi sikim olduğu yoktur ya, işte o naneden oldu.

Tekno jip ve vlog denen olay

Aslında bu yazıya "Daha önce bahsettiğim Julian Smith denen eleman..." diye bir giriş yapacaktım, fakat böyle bir elemandan bahsetmemişim. En azından bu blogda. Dolayısıyla herşeyi baştan almak durumundayım. Yaklaşık 1 sene önce falan facebooktan gönderilen bir video aracılığıyla keşfettim Julian Smith denen elemanı. Nasıl biri derseniz, böyle eblek eblek videolar çeken, insanları güldüren biri derim. Tabi nasıl biri dememe hakkınızı da saklı tutuyorusunuz bünyenizde, haberiniz olsun.

Bu elemanı keşfettiğim zaman başka bir blogum vardı. Hatta bununla ilgili bir post atmıştım. Blogu kapatınca, kendisi gözümün önünde bulunmadığından, gözden ırak gönülden ırak, ayrı yedik ayrı düştük, tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış tarzı bir sürü atasözüvari durum gerçekleşti. Velhasıl, ben kendisini takip edemedim. Son zamanlarda, youtebedan geldik youtubea dönüyoruz inancım doğrultusunda, youtubeda fazlasıyla vakit harcamaya başladım. Dolayısıyla karşılaştık kendileriyle, abone oldum falan. Eski günleri yaadettik. Videoların arasından en enteresan olanını, en çok hoşuma gideni blogda yayınlayayım dedim. Unutma bu kıyağımı dedim, ayıpsın abi dedi o da.



Videoda duyulan bütün sesler, jipin orjinal sesleriymiş ve oynanmamışlar. Hatta, videonun çekiminden 2 hafta öncesinden ekip parçaların seslerini incelemeye, prova yapmaya başlamış. Videonun çekilmesi de 7 saat sürmüş (Julian'ın yalancısıyım). Esas olay 57. saniyeden sonra başlıyor ve kopuyor. Sabredin az.

Yazdıkça yazasım geldi lan. Bu eleman ve farkında olmadan takibe aldığım iJustine trilyon tane video çekmişler, milyon tane aboneleri var falan. Bir ton para kazanıyorlardır muhtemelen. Julian'ın izlediğiniz videosundaki müziğin mp3ü bile 99 cente satılıyor kendi blogunda. Yorumlara baktım "demin aldım","süper, hemen alıyorum" tarzı şeyler yazmış insanlar. Bir Türk olarak benim aklıma, indirmekten önce gelen şey, youtubedan flv'yi indirip flv-to-mp3 converter ile mp3e çevirmek oldu. Böyle birşey Türkiye'de yapılsa, olacağı da budur. Birşeyler üretmişliği, bundan para kazanmışlığı olan ben bile ücretsiz temin etme yolu düşünürken, cebinde 5 lira para olmadan sokağa çıkan insanevladı napsın? Öte yandan, bu kişilerin ikisi de kendi tshirtlerini falan satıyorlar 15-20 dolara. Türkiye'de kaç kişi takip ettiği bir sitenin tişörtüne 30 lira para verir? Hele internetten satın alınabiliyorsa? :))

Tamam, mevzuyu tartışmaya açık ve de "ciddi" olarak nitelendirebileceğimiz boyutlara taşımak istemiyorum. Zira burada en son yapmak istediğim şeylerden biridir ciddi meselelere yer vermek, tartışmak falan. Biliyorsunuz burası demokratik bir blog değil :p Krallık burası. Neyse, şöyle bir arama yaptım Google'da ve Türkçe bir vloga rastlayamadım (en azından webcam veye cep telefonuyla çekilmemiş, özen gösterilmiş bir vloga). Bu tarz şeyler için daha erken sanırım. Zaten kaç tane amatör insanı 3+ defa gördünüz ki bir videoda? Ben 2 kişiyi gördüm, biri mal fenerli idi, diğeri de kaşlarını alan ve yavşak yavşak konuşan dazlağın tekiydi. Bi onlara bak bi de iJustine'e :) Bayıldım lan hatuna.
Ha bu arada izlediğiniz video fake. Epey bir elden geçirilmiş hem video hem müzik. Fake olduğunu kanıtlayan bir video ile onu destekleyen, arabayla orjinal müzik yapmaya çalışan 3-4 elemanın bulunduğu bir video daha var youtubeda. Kendiniz şeyedersiniz çok merak ederseniz.

TAR169: 1970lerde Türk Pornografisi

Kendimden büyüklerle muhabbet etmek, içmek, gezmek her zaman hoşuma gitmiştir. Bu yüzdendir ki, eskilerin müziklerini, yaşam tarzlarını, hayata bakışlarını severim. "Ne varsa, eskilerde var hacı"ydı yani durum benim için o geceye kadar.

Gelen maili açtım, okumak çok uzun sürmedi; http://www.tube8.com/hard.... Kemal Sunal'ın Süt Kardeşler'inden alışkın olduğumuz bir kanun taksimi karşıladı beni sayfayı açınca. Aynı eski Türk filmleri gibi siyah üzerine sarı oyuncu isimleri geçiyor. Adını bilmediğim ama Türk filmlerinden tanıdığım yaşlı bir amca ve kızı Gül'ü görüyoruz sonrasında. Gül, şehirden yeni gelmiş köye. Amcam da köyün ağası. Neyse, sıradan filmler gibi ilerliyor film. Alışkın olduğumuz köy görüntüleri, dağ, ormanlık falan.. Arkaplanda yanık bir bağlama tıngırtısı...

Derken Gül, köydeki ezik elemanlardan biriyle tanışıyor, Naim'le (Naim de tam İbrahim Tatlıses görünümlü yağız bir delikanlı). Hemen aşık oluyorlar. El ele ormanda geziyorlar, fakat birşey yapmıyorlar. Ağaya görünmeme amacı gütmüş gibi gösteriyorlar ama bunun sebebi o zamanlarda outdoor sex diye birşeyin olmaması olabilir bence. Veyahut, ortalık yerde böyle bir film çekmek için izin alacak merci yoktur, ne bileyim işte.

Sonra bir eve geçiyorlar, ev kimin evi çözemedim orasını. Bir önceki sahnede Gül, babasıyla konuşuyor bir evin önünde ama ev, o ev değildir heralde. Takiben bir ateri müziği duyuyoruz. Abartmıyorum, mutlaka bu tarz bir müzik duymuşsunuzdur Mario, Street Fighter vb. bir oyun oynarken. Bariz MIDI çalıyor işte (15. dakika). Naim, Tatlıses haşinliğiyle öpüyor Gül'ü, sonra başlıyor sürttürmeye (geçiyorum buraları).

Gül'le işi pişiren Naim, "eh siktik, evlenicez mecburen" düşüncesiyle olsa gerek, hemen annesinin yanında alıyor soluğu. "Al o kızı bana" der demez, "Aman oğlum, ağanın kızı o, (ağa) vermez ki" cevabını yapıştırıyor annesi. Naim ısrar ediyor, annesi kızı istemeye gidiyor, dayak yemediğine dua ederek geri geliyor elleri boş bir şekilde.

Bu arada teknik ekip, boş vakitlerinde Godfather'ın soundtrackini çalıyor. Epey garipsedim bunu. Neyse, Gül'le Naim bir kaçamak daha yapmak maksatlı yine neresi olduğunu bilmediğimiz bir eve geçiyorlar. Bohçacı bir teyze var, o koordine ediyor olayı. Arkalarını kolluyor falan. Tehlikenin yaklaştığını görüyor, bir adam geliyor. Kendini feda ederek, adamla yan odaya geçiyor (o kadar da vefalı). O sırada -muhtemelen o zamanların diskotek müziği olan- bir müzik duyuyoruz. Crazy Frog - Axel F'in orjinali çalıyor (bilmiyorum orjinalinin adını). Elimde olmadan gülmeye başlıyorum tabi, "yok daha neler artık" diyerekten (aslında tam olarak "auhauahuaha, hassssiktir ya, auauahduhauha" diyorum) ve daha filmin ortasında olduğum düşüncesiyle heyecanlanıyorum istemeyerek. Zira böyle bir filmi izlerken heyecanlanmak, şu fani hayatta isteyebileceğim en son şey.

Entrikalar birbirini kovalıyor. Bohçacı kadınla yan odaya geçen adam, ağanın yeğeni gibi birşeymiş. Çiftliğe ve servete konmak, Gül'ü almak maksatlı bir plan kuruyor karısıyla birlikte. Karısının "Gül'ü almak" kısmından haberi yok tabi. Ağayı öldürüyorlar, tüm deliller Naim'i gösteriyor. Yağız Naim'i tutukluyor devletimin kolluk güçleri. Takip eden sahnede, Gül'ü o elemanla birlikte görüyoruz, "Naim ipnesi babamı öldürdü, nefret ediyorum ondan, seninim artık" diyor ve onun oluyor. Gördüğümüz 3. seks sahnesinin ardından, Gül çiftlik ahalisine duyuruda bulunuyor "çiftliğin sahibi ve erkeğim bu adamdır artık" şeklinde. Tahmin edeceğiniz üzere, o adamın karısı da bunu duyuyor ve o trip senin bu trip benim takılıyor.

Yatak odasında kocasını tehdit ederken görüyoruz teyzemi. Adam gayet pişkin bir şekilde herşeyi söylüyor "Senle planladık ulan, seni de yerler, hapislerde çürürsün hihahohoho! Sieeeee!.." diyor. Bu sırada jandarma dalıyor çötenk diye odaya (ne ara geldiler, kim haber verdi, noldu bi halt anlamadım olay esnasında). Amcamı tutukluyorlar. Jandarmanın başındaki adam Gül'e dönüyor ve "Tebrikler Gül hanım. Size verdiğimiz rolü gayet iyi bir şekilde oynadınız" diyor. Gül de az anasının gözü değilmiş hani, sevdiceğini kurtarmak için en kral muamelesini çekti babasının katiline dakikalar önce. Naim salınıyor, Gül'le el ele, arkalarını da o yanık bağlama tıngırtısına verip o yayla senin bu dağ eteği benim koşuyorlar. Ve mutlu son (70. dakika).

Sonraki 3 dakika boyunca, yapımcı şirketin bir diğer filmi olan "Komşunun Tavuğu"nun tanıtımını görüyoruz. Birbirinden enteresan sahneler (ağzında emzikle doggy style takılan bir amca var mesela), birbirinden ölümcül dörtlükler (eyy erkekler erkekler / helal olsun size bu filmdeki bütün delikler / amlar,memeler,götler / yarrağınızın kalkmasını bekler) ve daha neler neler...

Genel Yargı
70lerin insanı sevişmeyi biliyor, seks pozisyonları pek de evrim geçirmemiş hani şu son 40 senede. Fakat, bunu filme almayı bilmiyorlar.
Müzikler tam bir felaket. Bir ordan bir burdan çalıyorlar.
Türkiye'de porno film sektörü diye birşeyin olmamasının başlıca sebebi budur bence.

Son Söz
30 sene daha yaşlı olsaydım, gençliğimde porno izlemezdim, eminim. Babam ne düşünüyor acaba bu konuda merak ettim, bir ara konuşmak lazım.
Kaynakça: Tube8
Dipnot: Yeşilçam erotik filmlerinin telif haklarını satın alıp, bir site açan, aylık 75 lira gibi bir ücretle üyelik usulü yayınlayan bir eleman vardı (arkadaşımın arkadaşı). 4. ayda Audi A3 almıştı sıfır kilometre. Akıl sır erdiremedim bi türlü.

Düzenleme (9nisan2010): Axel F dediğim şarkının orjinalini buldum. Daha doğrusu ixan buldu. Axel F - Harold Faltermeyer

fuck!.. ass!..



Geçenlerde Zepevenk'in tavsiyesi üzerine The Boondock Saints'i ve The Boondock Saints II: All Saints Day'i ardarda izledim. İzlediğim en eğlenceli aksiyon filmlerindendiler. Yukarıdaki video da ikinci filmin en çok güldüğüm, tekrar tekrar izleyip yarıldığım sahnesi. İhtiyar kekeme ve tiki var; sinirlenince "fuck!.. ass!.." diye bağırıyor :)

İki filmi de şiddetle tavsiye ediyorum. Can sıkıntısıyla geçireceğiniz sıradan bir geceyi, epey eğlenceli hale getirebilir.

Torrent kullanıcıları için torrent dosyalarını buraya upload ettim. Tracker Zamunda.net'tir. Yüksek hızla indirirsiniz ;)

Little Big Soldier

Jackie Chan filmlerini oldum olası severim. Hatta küçükken, izledikten sonra eblek eblek onu taklit etmeye çalışmışlığım da vardır. Little Big Soldier, uzun zamandır izlediğim ilk Jackie Chan filmi oldu.

Film milattan önce bilmem kaç yılında, Çin'deki iç savaşları konu alıyor. Ordudaki korkak bir askeri (aslında çiftçiymiş) canlandıran J.Chan ile bir prensi (aynı zamanda general) canlandıran Wang Leehom'un karşılaşması, korkak çiftçinin generali esir alması şeklinde gelişiyor olaylar.

Diğer Jackie Chan filmleri gibi, komik bir anlatım hakim. Sonu da güzel olmuş, beklemediğim bir şekilde bitti. "Sana puanım dohuzzz kankhaa" demek istiyorum.

Ha unutmadan, IMDB'de 7.1 puan almış film ;)

İnce ruhluyumdur

Anne yat artık yat!

Saat sabahın 5i. Annem gelmiş İzmir'den, bir yandan demleniyoruz bir yandan da netten 101 oynuyoruz. Masaya bir izleyici girdi. Annesine yatmasını söyledi, nasıl komiğime gitti anlatamam. Dakikalarca güldük annemle. Eleman üşenmemiş annesinin izini bulmuş, yatmasını söylüyor falan. Öyle işte.

uuu beybi beybi its a vaaaylld vörlld :/

Hiç bi dizinin finalini beğenmedim, Skins'in 1. sezon finali kadar... Aaa evet, bu ara Skins'e sardım (bilgi al & izle). Sardırılacak bir dizi cidden. Tek kusuru, İngiliz dizisi olması. O İngilizce konuşmayı bilmeyen İngilizler yok mu, öldürüyor beni.. Ama Skins, "İngiliz Olmalarına Rağmen İzlenmesi Gereken Şeyler" listemde, Coupling'in uzun zamandır koruduğu birinciliği elinden aldı.

Son derece küfürlü ve memeli geçen dizi, 16-17 yaşlarındaki problemli karakterleri anlatıyor. En kuğl (:s) olanından, en eziğine, müslümanından, gayine bir sürü problemli çocuk var. Her bölümde, farklı bir karakteri tanıtıyorlar ve her bölümde farklı bir karaktere bağlandığınızı hissediyorsunuz. En azından böyle oldu bende.

Neyse, eğer Aşk-ı Memnu'vari dizilere saran tiplerden değilseniz, cidden izlemelisiniz Skins'i. Şiddetle öneriyorum. İzlemeyenler için video spoiler içeriyor söyleyeyim, ama 1. dakikadan sonra pek de spoiler içerikli birşey yok.

Bi bok yedik biz ey okur!

"Biz" dediğimi görünce şaşırdın dimi? Zira şaşırmadıysan da, artık mevzuda birden fazla kişi olduğu konusunda kıllanmış, içinde farklı kıpırtılar, heyecanlar oluşmuştur. Oluşmadıysa da, canın sağolsun (ki bence oluşmadı).

Yazılarını gayet beğendiğim, blogu açtığımdan beri de desteklemeye çalıştığım Gün Han Selaş (bkz: şey rengi) ile geçenlerde son derece ateşli bir msn diyaloğu yaşamıştık. Çok kral hikayeler yazıyordu ve benim yazılarımı da beğendiğini öne sürerek hikaye yazmamı istiyordu. Ben de baktım, blog aleminde bir hikaye yazma rüzgarı esiyor, kaptırayım şu ufacık bünyemi dedim, yazayım bi iki tane. Sonra "insanlar niye okusun ki lan, hem ben devamını getiremem" dedim kendisine. O da devamını getirmekte zorlandığını, daha doğrusu, devamı getirilecek kadar uzun şeyler yazamadığını söyledi. Dedik ki, bi blog açalım, sırayla hikaye yazalım oraya. Birimiz başlatsın, diğerimiz devam etsin falan. Değişik olur diye düşündük, iki farklı kalem, iki farklı üslup falan, denemek lazım dedik. Sırayla'yı açtık ondan sonra.

Bir kaç farklı hikayenin üzerinde çalışıyoruz, şu sıralar internet erişiminde problem yaşıyor Han, fakat yakın zamanda çözecek bu problemi. Bir tanesinin ilk bölümünü yayınladık bakalım, okur musunuz, beğenir misiniz, yoksa küfür mü edersiniz naparsınız hiç bir fikrim yok. Beğenirseniz devamını getiricez gibi bi yalan söylemiycem, çünkü 2. partı bugün yazdım ve ileri bi tarihte yayınlanmak üzere ayarlandı bile. Öyle işte. Bi bakarsan, belki seversin. Seversen, belki eşe dosta söylersin, blogundan link verirsin falan... Kim bilir belki "hasiktir on numara blog açmışlar, linki de bu" diye yazı bile yazarsın blogunda. Her an her şey olabilir ho ho ho...

kulakpası #7


Bu ara, önceden edindiğim fakat oturup adam akıllı dinlemediğim, Tiesto'nun Kaleidoscope albümünü dinleme şansına eriştim. "Ahh be güzelim, olmadı bak bu" dediğim şarkıların yanında, 1 haftadır sürekli dinler olduğum 3 şarkı da buldum. O 3 şarkıyı ve bonus olarak Schiller Mit Heppner'in hoş bir şarkısını paylaşayım dedim. Öyle işte, şarkı isimlerini vereyim;
- Tiesto & Sara Tegan - Feel It In My Bones
- Tiesto & Nelly Furtado - Who Wants To Be Alone
- Tiesto & Emily Haines - Knock You Out
- Schiller Mit Heppner - Dream Of You

Ne badireler atlattı bu bünye...

Saat 14:20. Elektrik faturası borcunu ödemiş, daha yeni girmişim eve. Bilgisayar başında oturuyorum, derken telefon çalıyor. "0222 bilmemne bilmemne".. Normalde bilmediğim numaraları, özellikle sabit hatları açmam. Beni sabit hattan arayan ya borcumu söylüyor ya da yanlış kişiyi aramış oluyor çünkü. 222'yi görünce açtım telefonu;
- Merhaba Ceykıl Bey. Fen Fakültesi Öğrenci İşleri'nden arıyorum.
+ Merhaba, buyrun.
- Harcınızı yatırmışsınız, derslerinizi seçmişsiniz fakat danışmanınıza onaylatmamışsınız.
+ Haa.. Evet.. Şehir dışındaydım perşembe günü, yeni geldiğim için onaylatamadım henüz (yalan). Yarın onaylatırım danışmanıma.
- Malesef danışmanınızın yapabileceği birşey yok şu durumda. Kaydınız yenilenmemiş gözüküyor sistemde. Yarın gelip, dekanlığa mazeret dilekçesi yazacaksınız. Mazeretiniz incelenecek, kabul görmemesi durumunda ilişiğiniz kesilecek malesef.
+ Hö... Ha... Peki tamam, teşekkür ederim... (ilgili smiley)

"İlişiğiniz kesilecek..cek..cek..cek..cek....". Napıcam lan şimdi ben? Okuldan atıcaz diyo herifler, hassiktir yaa...

Akşam oldu. MSN'e girer girmez, arkadaşa anlattım mevzuyu. Önce güldü epey, sonra hafiften bi suçluluk hisseder gibi oldu. Çarşamba akşamı konuşmuştuk, perşembe beraber gidecektik okula. Perşembe günü, annesi Bursa'ya dönecek, o yüzden dedi ki "sen gelirsin bize, annemin eşyalarını kampüsün önüne kadar taşırız, ordan otobüse biner. Biz de yol alırız fakülteye doğru". Güzel bi plandı. Ta kii, annesi bileti 5e alıncaya kadar. Parayı yatırmışız, dersleri seçmişiz, danışman sadece sisteme girip 1 tık atacak o kadar diye düşünerekten gitmedik tabi okula. Akşam ona geçtim, maç izlemeye gittik, alkol aldık dolayısıyla. Cuma öğlen uyanınca, akşamdan kalma olduğum için gidesim gelmedi okula. Yalan oldu yani mevzu. Şimdi hikayenin bu kısmında arkadaşın da payı olduğu için, ufaktan bir suçluluk duygusu uyandı bünyesinde, çözüm aramaya başladık.

En garanti yöntem rapor ayarlamaktı. Eş dostla iletişime geçildi, geçmiş tarihe ait rapor verilemediği gerçeği yüzümüze tokat gibi çarpıldı, gözlerimiz doldu, burnumuz aktı, yanaklarımız kızardı falan... Harıl harıl bahane aramaya başladık sonra. "Ailevi problemler geçerli bir mazeretmiş hacı" dedi. Senaryo yazıldı; "Annem ile babam boşanma noktasına gelmiş, sürekli kavga ediyorlar. Benden küçük kardeşim de var, dolayısıyla ekle-sil haftasında İzmir'e gidip bu sorunla uğraştım". İşe yarar damgasını yedi plan. Biraz daha detay, somut kanıt katmak için düşünüyoruz. Bir başka acı gerçekle karşı karşıya kalıyorum tabi o sırada; mevzuya aileyi de dahil etmek gerekiyor. Haber vermek, durumu izah etmek, yalan söylemelerini istemek lazım. Annemi ayarlarım ama ya babam? Böyle zamanlarda asker yüzünü görüyorum babamın, hatta apoletindeki yıldızlar kondomsuz orgy partisi sonucu hamile kalmış gibi 3er 5er çoğalıyorlar. Bunun üzerine vazgeçtik bu plandan, annemi de dahil etmemek, omuzlarına babama yalan söylemek zorunda kalmak yükünü bindirmemenin en mantıklı şey olduğuna karar verdim.

Mevcut senaryoları harmanlayıp yeni birşey ortaya çıkardım; "İzmir'den döndüğümde hastaydım, dönüşümden 2 gün önce sağlık ocağına gittim, sağlık kayıtlarını kontrol edip onaylayabilirler. Evde tek başıma yaşadığım için, yemek yapanım edenim yok ve hastalığım ilerliyor kendimi koruyamadığım için. Dolayısıyla Togan, Bozüyükteki ailesinin evine çağırıyor beni, annesi çorba yapıyor bakıyor bana falan. Yani hem hasta hem de şehir dışındaydım o tarihler arasında.". Danışmana haber vermeme sebebim ise, daha önce sistemden attığım mesaja cevap vermemesi ve benim "mesajlarını okumuyor ibne" düşüncesine hakim olmam, dolayısıyla iletişime geçmiyorum kendisiyle. Togan'ı arıyorum, olayları ve senaryoyu anlatıyorum. Annesini ayarlayacağını söylüyor, geçmiş olsun diyor ve kapatıyorum.

Ertesi gün 7:30'da kalkmak zorunda olduğum için saat 12 olur olmaz yatıyorum. Dön dur yatakta.. Kafamdaki düşünceler o kadar yoğun ve can yakıcı ki, uyuyamıyorum saat 3e kadar. Okuldan atıldığımı aileye açıklamak düşüncesi ölümcül zaten. Babam, kafadan 1 ay suratıma bakmaz. İzmir'e ailemin yanına dönmek zorunda kalırım (ki 1.5 senedir tek başıma yaşıyorum. Aile yanında yaşamak rahatsız ediyor artık beni.). Hergün büroya gitmek zorunda kalırım, yaşantım boka batar. Ölümcül 1 ayın sonunda, babam uzuuuun bi süre her fırsatta yüzüme çarpar bu mevzuyu. İşin içine askerlik girer (lan daha yaşım kaç başım kaç!). O yüzden, ÖSS mevzusu gündeme gelir, açık öğretim bilmemne... Dersane mevzuları... Ölümcül kombo... Off off! Gel de uyu!

Saat 3 gibi dalıyorum uykuya. 6:30'da uyanıyorum. Aradaki 3 saatte, hatırladığım 4-5 kadar rüya var ve hepsinde babam ve apoletleri ağzıma sıçıyorlar. Uyanınca duşa giriyorum bi, tırnaklarımı kesiyorum falan. Kişisel bakım şeysi.. Gömlek giyiyorum, düzgün bi şekilde çıkayım büyükbaşların karşısına diye. Birşeyler atıştırıyorum ve ardından biraz rahatlamak için oyun oynuyorum. Bir tabur adam öldürmek rahatlatıyoru biraz da olsa.

Saat 9, öğrenci işlerinin kapısını çalıyorum. Yanımda Togan var. Dilekçeyi yazıyorum, "danışmanına imzalattır, getir onaylayım kaydını" diyorlar. Şok! Öyle bir rahatlıyorum ki anlatamam. Koşa koşa danışmanın odasına çıkıyorum, kapı kilitli. Küfrediyorum ama, çok rahatım "bekleriz ooooolum nolcak yauuvv" diyorum sırıtarak Togan'a. Geziniyoruz, sigara falan içiyoruz, o derse giriyor, ben danışman yokluyorum ara sıra. Saat 12:30 gibi danışman geliyor. Durumu anlatıyorum, ağzıma sıçıyor. Herkesin mesajına geri dönüş yapmak zorunda değilmişmiş, ben ona bir şekilde ulaşmak zorundaymışım bilmem ne... "Bu ne böyle ilköğretim çocuğu yazısı gibi? Git bi daha yaz!" diyor yazı stilimi beğenmediği için ve yolluyor beni. Lan, el aynı el, yazınca yine aynı şekilde yazıcam!

Bilgisayar laboratuvarına gidiyorum, yazıyorum dilekçeyi, printer bozuk. Başka bi laboratuvara gidip bi daha yazıyorum, kağıt yok.. "Anasını sattığımın okulunda çıktı alabileceğim bi yer yok mu laaaan?" diye homurdanarak, başka bi laboratuvara gidip zar zor alıyorum çıktıyı. Danışmana götürüyorum, "napıcam şimdi ben?" diyor. "İmzalayacakmışsınız, öyle dediler öğrenci işlerinden" diyorum, "senin dilekçene ben niye imza atıyorum benim dilekçem değil ki bu?!" diyor ve bol ünvanlı (yrd.prof.doç.dr.öğrt.gör.am.sik.göt.) bir başka danışmana danışıyor. "Dekan yardımcısıyla görüş" diyor kadın. Yok ebesinin amı ali sami! Dekan mekan, ne iş olm? Karıştırmasanıza büyükleri işin içine...

İyice yusuf atıyorum. "Bölüm başkanıyla görüşelim bari, dekan mekan sallamazlar pek, kötü olur" diyor danışman. 13:30'a kadar bölüm başkanını bekliyoruz. Gidiyor odasına konuşmaya, ben danışmanın odasındayım. 15 dk boyunca yalnızım, bekliyorum odada. Kafayı sıyırmak üzereyim, anlatamam. Sonunda geliyor danışman, yüzüme bakıyor (bembeyaz kesilmişim), bi bardak su veriyor ve gülmeye başlıyor: "hadi yine iyisin auhauhauh !! kehkehkeh !! hohohahahöhöhihi !!". Bir başka eek anı yaşıyorum. Yazdığı dilekçeyi de alıp öğrenci işlerine iniyorum. Kadın diyor ki;
- Ben de ümidi kesmiştim, gelmeyeceksin sandım.
+ (Dilekçeleri uzatıyorum)
- Hahahah! Niye dilekçe yazdırdın ki danışmanına? Senin dilekçenin altında tik ataydı, adını yazmasaydı bile olurdu kehkehkeh!
+ Heheh.. Hadi ya.. Ha.. Yapmışken tam olsun dedim :p (ananıavradınıgelmişinigeçmişinisoyunusopunu... danışman!)
- Önümüzdeki dönem ilk sen yaptırırsın artık kaydını hahah :D
+ Heheh, keh keh..

Görkemler'e geçiyorum Togan'la. 2 tane uyku ilacı alıyorum, eve gelip hapları atıyorum. 2.5 saat mola vererek toplamda 19 saat uyuyorum sonra...
Biraz uzun oldu gibi sanki? Neyse, 100. postun şerefine olsun o kadarcık.

kulakpası #6


10 Years - So long, good-bye
Dinleyesim geldi birden. Sabahın 9unda, kahvemi yudumlarken iyi geldi.

Kediler de küfreder



Muhteşem yav, kedi olsam bu kadar küfredemezdim heralde :D

Errrr, ear rape!

Sahip olduğumuz özelliklerin büyük kısmı malesef "basic plan"de bulunmuyor. Çoğu yeteneğimizi sonradan geliştiriyoruz. Hatta hiç yeteneğimiz olmadığı halde başarabildiğimiz, yoktan var edebildiğimiz şeyler de var. Ama "müzik kulağı" bunlardan birisi değil malesef. Yetenek yoksa olmuyor, öncelikle bunun farkına varılması lazım.

Buraya kadar tamamız. Peki niye yazdım ben bunu? Az önce Daft Punk'ın Technologic'inin mash-uplarını kurcalıyordum Youtube'da, malesef duymamam gereken şeyler duydum. Hatunun biri (DJ by_BursaLee kıvamında birisi), Rihanna'nın bir şarkısı ile karıştırmış Technologic'i. Lanet olsun, olamaz böyle bir rezalet. İlk verdiğim tepki "kulakları yok mu lan bu karının?!" oldu. Aslında bu 3. tepkim falandı. İlk ikisi hardcore küfürlerden oluşuyordu. Şimdi sizi bu rezaletle baş başa bırakıyorum, içinizde eline "Virtual DJ" geçirip de "ou ye dicey olcam hohoho" diyen varsa hemen vazgeçsin diye. Ya da vazgeçmesin (vazgeçmesi kendi yararına), en azından halka açık yerlerde paylaşmasın ki insanlık yararına birşeyler yapmış olsun.

müzikçi ağbilerim, ablalarım...

Sean Paul'un Feel Alright'ındaki "dııt!dındın, dıt!dındın" beatini ilk başlarda çok sevmiştik. Çok gazdı, feci kopkoptu, falandı ve aynı zamanda da filandı. Ama daha sonra hemen her remixte altyapıya dayandığı için, bıktık. Son noktayı Mahsun Kırmızıgül koydu Dinle isimli şarkısıyla.

Geçen yaz bir Inna'mız oldu ki dillere destan. Gerek klip (özellikle klip) gerek müzik olarak hoştu. Barda pavyonda, sahilde dolmuşta, her yerde dinledik. Hot, feci patladı. Sonra kalktınız Love diye bir şarkı koydunuz önümüze, oh oh ne güzel dedik, bi dinledik "hassiktir" olduk. Zira bu şarkı Love falan değildi, bariz Hot'tı. Yine sıkıldık, yine bay geldi, bıkkınlık ve gına ikilisi izledi bu durumu.

"Aha! Valla tuttu lan" dediğiniz şeyleri, sürekli önümüze sürmekten vazgeçin lan. Nolur. Papaz her gün pilav yemiyor, zorlamayın.
Herşey nostalji olsun diye Fell Alright dinlememle başladı. Tutamadım kendimi. Yıllardır yazasım vardı bununla ilgili, bugüne nasipmiş.

Maceradan maceraya koşarım, acımam!

Sıradan bir gündü. Okuldan yeni dönmüş, üzerimdekileri bi kenara fırlatıp duşa girmiştim. Bir süre duşta takılıp rahatladıktan sonra, ıslak ıslak kanepeye uzanmış, bir yandan saçlarımı kuruluyor bir yandan da maillerime bakıyordum. Her zamanki gibi MSN'e girip çevrimiçi oldum. İşte o an herşey değişti... Hayır, hiç bi sik değişmedi, çünkü sıradan bir gün değildi bu. Sıradan günlerde ne okula gider, ne MSN'de çevrimiçi olur, ne de ıslak ıslak kanepeye uzanırdım ben. Gün içinde duş bile almaz, gecenin 2si 3ü gibi, yatmadan önce girerdim ki mışıl mışıl uyuyabileyim.

Sıradışı bir gündü. 2 arkadaşımla buluşup okula gittim. Seçtiğim dersleri onaylatmak gibi bir amacım vardı, dolayısıyla danışmanımla görüştüm. Bu döneme dair, feci gaz verdi kendisi. "Program yazabiliyorsan şu şu dersleri kolayca geçersin" dedi, yetti bana bu gaz. Ardından, kantinden tost aldım. Kantin ucuzmuş. Şaşırdım. Başka bir ilk daha yaşayacağımdan bihaber olarak yürümeye devam ediyordum. Bir süre sonra bir binanın önünde durduk, aman tanrım kütüphanenin önünde dikiliyordum! Ohaydı, yuhaydı ve de hassiktirdi bu durum. Zira ben, ortaokuldaki boş dersler dışında hiç kütüphaneye gitmemiştim, ki önünde durduğum binanın bizim sikindirik ilköğretim kitaplığıyla aynı paragrafta isimlerinin geçmesi bile fantastik bir olaydı. Kütüphaneye girmek üzere olmak yeterince heyecan verici değilmiş gibi, KÜL199 dersine ait bir fotoğraf sergisine öğrenci kartımı dıtlatarak ("dakkabirgolbir" tabiriyle) sıradan bir öğrenci sorumluluğunu yerine getirmiştim. Kalbim güpgüplemeyi bırakmış dumtraktrakdutektekteketek'lemeye başlamıştı.

Hızımı alamayıp, kütüphaneye de girdim. 4 katlı bir kütüphanemiz varmış, şoke oldum. 2. kattaki "çalışma odası" başlığı altında sıralanmış, 6-7 metrekarelik kutu kadar odalar ve burada kamera bulunmayışı düşüncesi aşırı bir serbestlikte çağrışarak, gözümün önüne bir sürü hd kalitesinde "horny milf fucks her innocent student" başlıklı video kareleri geçirdi. Yavşak yavşak sırıtarak 4. kata geldiğimde, asırlık gazete arşivlerinin arasında ne kadar da küçük ve değersiz olduğumu hissettim. Yapacağım ilk iş 1980 Eylülü'ne ait gazeteleri bulup kurcalamak olmalıydı, öyle de oldu. 11-15 Eylül aralığı vahşice yırtılıp atılmıştı. Arada bazı resimler kesilmiş falandı. Basılı yayınla olan yakınlığımın Lombak, Kemik, Penguen, Uykusuz gibi mizah dergileri ve liseye kadar zorla okutulan klasiklerden ileri gitmemesine rağmen, bu yapılanın bir hayvanlık örneği olduğunu ben dahi idrak edebiliyordum. Sinirlendim, hatta küfrettim. Görevli genç "şşşş" yaptı, utandım. Kütüphanede niye küfrediyordum? Hem de bağırarak... Aferindi bana. Neyse ki olayı çabuk atlatmıştım. Zira orada bulunma amacımız 89 Martı'na ait gazeteleri bularak, eşlik ettiğim arkadaşlarımdan bir tanesinin manitasına vereceği doğum günü hediyesini hazırlamasına yardım etmekti.

Gazeteleri bulup, 4 kat aşağı indirerek, fotokopilerini çektirdik. Görev tamamlanmıştı ve artık evlerimize gitmekte özgürdük. Yaşadığımız ve paylaştığımız o duygu ve heyecan yüklü saatlerin ardından ayrılmamız kolay olmayacaktı. O yüzden, arkadaşlarımdan birinin evine gittik. Kahve ikram etti. Ayaklarımı uzatmış Arka Sokaklar'ın tekrar bölümlerinden birini izliyordum. Televizyon izlemek, özellikle okuldan dönüp Arka Sokaklar'ı izlemek 1.5 senedir yapmadığım bir aktiviteydi, bu bile heyecanlandırmıştı beni.

Veda saati yaklaşıyordu. Togan uyuklamaya başlamış, Görkem'in ise karnı gurulduyordu. Sarılarak vedalaştık, gözlerim dolu dolu oldu. Eve dönüş yolunda, kulaklığımı taktım ve durumla alakasız olarak Rammstein - Ich Du Dir Weh çalıyordu. Sözlerini anlamadığım bu şarkının eşliğinde, yüzümde eblek bir gülümsemeyle gün batımında kayboldum.
Eve geldiğim zaman çok yorulduğumu farkedip, "ne skime o kadar dolaştın lan" diye kendime küfrede küfrede duşa girdim. Evet, gerçekten sıradışı bir gündü.

İnsanlar kışın ne yiyor?

Ulan bi pazara gideyim, şu sıkıntılı günlerde ekonomi yapayım dedim, yok.. Her yer pırasa, karnıbahar, kereviz kaynıyor. Niye kışın doğru düzgün sebze yok lan? Zaten hazetmiyorum otlardan, tavuğun kilosu olmuş 10 lira, mecburen alayım bişeyler dedim. Yok arkadaş yok... Bidaha pazara falan gitmiycem kışın. Ciddi ciddi ne yiyosunuz kışın? Tavsiye, öneri falan babında hoş olurdu hani..

Yetersiz Ulvi

Size özel teklifimiz var

İnsanlar her zaman özel olduklarını hissetmek isterler. Firmalar da bu açığı kullanarak, sürekli müşterilerine özel teklifler yapıyorlar. İyi, güzel de biraz üsturuplu yapmak lazım bu özel teklifleri. Hepsiburada, zırt pırt indirim mailleri atıyor. Bu da güzel bişey, ama evinde bozuk bir 37 ekran televizyonu olan, 7 aylık telefon faturası borcu yüzünden ihtarname yemiş bir insanevladına 3 milyarlık lcd televizyon, 1.5 milyarlık ev sineması sistemi teklifi yollamak da çok abzürd. Neye göre karar veriyorlar bilmiyorum ama her mailde küfrediyorum. Demiyorlar ki, "ulan bu herif sürekli cep telefonlarını geziyor, şuna eli yüzü düzgün bi telefonda bi %20-30 indirim yapalım, gezip duruyor ihtiyacı var herhal". Yollasınlar makul bişeyler, alalım. Böyle de olmaz ki lan.

Ha bi de sık sık ingilizce eğitim seti indirimi yapıyorlar. Lan ben ingilizce biliyorum, yollamayın böyle şeyler... Cep telefonu, taşınabilir harddisk gibi şeylerde indirim yapın bana.

kulakpası #5

Teoman yorumuyla öğrendim bu şarkıyı, ama bu hali çok daha güzelmiş. Daha bi içten geldi ne bileyim.

kulakpası #4

Things are never what they seem, can't explain the reasons why
The illusions that we see, the many faces of our lives
When you find it hard to breathe, never keep it all inside
Which one should I be, the many faces of our lives

1 mb eşittir 1024 kb diye gidiyor...

Herşey Gmail'in bir maile en fazla 25mb dosya eklemeye izin verdiğini öğrenmemle başladı. Olaylar o kadar hızlı gelişti ki, engelleme girişiminde dahi bulunamadım. Bi arkadaşa 36mblık bir dosya yollamam icap etmişti ve limit 25mb idi. Aklı selim her insan gibi ben de winrar ile 2-3 parta böleyim, parça parça yollarım diye düşündüm.

Winrarın da şöyle bir mallığı var, kaça bölelim demiyor da kaçar kaçar bölelim diyor. 10000 yazıverdim ortalama 10mb olsun partlar diye. 15 saniye sonra masaüstünde 38 tane part oluştu, bilgisayar kasım kasım kasmaya başladı. Jeton o zaman düştü, 36mblık dosyayı 10ar kb parçalara bölmüşüm :| Vay amınakoyim nasıl yaptım böyle bir mallığı...

Explorer kendinden geçti, paso hata veriyor. MSDos'tan manuel olarak sileyim bikaç partı dedim. Evet, teker teker komut vererek 500 küsur part sildim. Totalde 3900 küsur part oluşmuş. Saat gecenin 3ü, 1 şişe şarap içmişim, 2. bira bitmek üzere, ben mal mal dosya siliyorum 3900dan geriye doğru... Sonrasında tekrar vindovzu açıp bi haltlar yiyerek hepsini sildim, fakat explorer bi kere yemiş yarrağı, düzelir mi? Mecburen format attım. Anca bitti işim gücüm...

Eyy Microsoft çalışanları! Ulan o kadar adamsınız, lüksün lüksü hayat sürüyosunuz, millet eski banknotları bankaya götürüp değiştirtirken siz şömineye atıyosunuz, ama 3-5 ekstra dosya görünce apışmayan explorer.exe yapamıyorsunuz. Sokayım sizin diplomanıza, kariyerinize, iş ahlakınıza...

Döverim ulen!

"Hiç bişey yazamıyorum anasını satiyim" diyerekten hayıflandığım şu günlerde, bişey olsa da yazsam diye gözlerimi açmış, etrafı dikizlerken sonunda yazacak birşey geçti elime. Malumunuz, ben içen bir insanım (evet, insanım). İzmir'e gelmiş olmanın verdiği bir "hesap babamdan nasıl olsa" düşüncesiyle her gece içer oldum. Dün gece de yine, oturmuşuz 4 kişi masaya, bir de aile dostumuz Ali dede geldi, demleniyoruz. Hadi dedik, kalkalım türkü bara gidelim. Ayıdan bozma kardeşim, ambudalası Emre'yi de aradım "10 dk sonra alıyoruz lan seni, çık kapıya" dedim. Atladık arabaya, aldık ambudalasını da. Yollandık türkü bara.

Mekanda çalan kişiler, babamların bir sene boyunca her haftasonu gidip dinledikleri kişiler. Dolayısıyla bi samimiyet, muhabbet var arada. Şarkılar türküler, alkol falan... Keyifler gıcır. İstek yapıyoruz, çalıyorlar, söylüyoruz falan, muhteşem yani. Kalabalık olduğumuzdan dolayı, ben bu ambudalasını önden götüreyim bırakayım eve, sonra döner bizimkileri alırım diye düşündüm. Saat 1e çeyrek kala çıktık biz, çorbacıya doğru yollandık. Sonra bıraktım Emre'yi eve. Yolun yarısındayken telefon çaldı "acele et ortalık karıştı" dedi kardeşim. Acele tarafından gittim, baktım ortalık sakin.

Oturdum, durum raporunu alıyorum kardeşimden. Arka tarafta masada oturan 3 eleman, oyun havası istemiş. Müzisyenler saat 1 de bırakıyorlar çalmayı, sonra mekan kapanıyor zaten. Bağlama çalan eleman da demiş ki "oyun havası çalamam, 2 tane slow parça çalıp kalkıcaz zaten.", oyun havası çalarlarsa arkasının geleceğini, kalkamayacaklarını biliyor o da. İstekte bulunan dallamalar artistlenmiş sonra, bağırıp çağırmışlar. Ali dede (ki kendisi 64 yaşında) kalkmış masalarına gitmiş, konuşmuş "gençler bi dahaki sefere, aile var, bağırmayın" formatında. Anlaşmışlar, ben geldiğimde dingindi zaten ortalık.

Tam kalkıcaz, bu heriflerin masasının önünden geçmek durumundayız, ne oldu görmedim, birden bir kargaşa oldu. Herkes birbirine girdi. İlk geldiğimizde bizim haricimizde 2 masa daha vardı, birinde tanıdıklar, diğerinde de bir grup genç oturuyordu. Hep beraber eğleniyoruz falan, şimdi kavga çıkınca bu dallamalar 3 kişi kaldılar, biz 3 masayız. Babam önde, ben kardeşim ve annemle aradayım, arkadan da gençler yardırıyorlar. Annemi sakin bir köşeye götürdüm, bir baktım kardeşim bağırıyor "bırakın lan babamı orospu evlatları" diye (sesini de kalınlaştırmış göt :D). Kan beynime sıçradı tabi, koştum yardırdım, çektim babamı. Babama kitleyen eleman küfrediyor "sikerim lan seni" diye babama. Ohohohoooyt iyice dellendim ben, "yavaş sik götveren" diyerekten göğsüne koyduğum 47 numara ayağımla haşince fırlattım kendisini. Bundan sonraki görevim aile güvenliğini sağlamak oldu.

Babamı annemin yanına yerleştirdikten sonra, sıra geldi elinde şişeyle dolaşan Ali dedeyi kontrol altına almaya. Kafası taşak gibi, haklı olarak da sinirli, iyice delirdi. Bi şişeyi alıyoruz elinden, kenara koyarken, o başka bi tane bulup alıyor eline. Onu ayırıyorum kenara, bu sefer götverenin teki geliyor saldırıyor, onu tokatlıyorum, bu sefer Ali dede dalıyor... En son Ali dede koştu mutfağa, kol gibi bi bıçak kaptı yardırıyor. Dur mur diyorum dinlemiyor. "Dikkat et bana saplama o bıçağı" dedim, kucakladım, mutfağın karşısındaki küçük odaya bırakıp kitledim kapıyı. O içerde ayrı deliriyor, diğer götoşlar dışarda ayrı deliriyor. En son polis geldi, ibnetorlar kaçmış o arada. Ali dede sakinleşti, "şikayetçiyim" dedi. Mekandan dışarı çıktık kardeşim, ben ve Ali dede (karakola gidicez). Kapıda, o ibnetorların bir arkadaşı vardı, hep ayırmaya çalışıyordu falan. Anlaştılar polisin önünde neyse, şikayetten vazgeçti Ali dede.

Ali dedeyi içeri soktuk, polis gidince götverenler sokaktan baş gösterdi koşa koşa geliyorlar. Haydaaa, bi daha... Mekanın kapısını kitledik. Kardeşim, ben, bizim gençlerden ikisi, yan masadan İlkay abi dışardayız, elemanları postalıycaz. Derken, esas kavgayı çıkartan piç, gençlerden bir tanesine bir yumuldu, ayırmaya çalışıyoruz, ayrılmıyorlar. Gencin burnu kırıldı. O noktadan sonra sinirler iyice gerildi, zaten 3 kişilerdi, dövüverdik caddenin ortasında. Seküriti Ceykıl, güvenliği sağladıktan sonra oldu Şöför Ceykıl. Ali dedeyi evine bıraktık, sonra geldik eve.

Gecenin sonunda bir durum değerlendirmesi yaptık annemlerle;
  • Babamın gözlüğü kaybolmuş.
  • Gençlerden birinin burnu kırıldı.
  • Sarhoş insanları dövmek çok eğlenceli ve kolaymış onu öğrendim.
  • O kargaşa da hesap kaynamıştır diye seviniyordum ki, polisi aramayı bile akıl edemeyen mekan sahibi, hesabı ortam gerilir gerilmez almış bile.
  • Ambudalasını evine bıraktığım için sevinçliydim. Eğer bırakmasaydık, kesin kan çıkartırdı o. Olay daha da büyürdü. Pek uzlaşmacı bir tip değildir de :)
  • Gencinden değil, görmüş geçirmişinden korkacaksın onu öğrendim. 64lük Ali dede, tozunu attırdı ortalığın.
  • Kavga isteyen adama bahane çok, sikko sebeplerden giriyorlar birbirlerine.
  • Tanımadığın adama sataş da, tanıdığına sataşırsan, işsiz kalabilirsin. Pazartesi olayı farklı platformlarda, totoşların zararına sonlandıracakmış babam.
Öyle işte, bol aksiyonlu bir gece geçirdik. Hiç bar kavgasına katılmamıştım, değişiklik oldu benim için de.

kulakpası #3

Badem - Bir an için
Şarkı hoş, 3. kadehi devirirken inceden inceden işliyor. Tam tribe girmelik işte... Tripten çıkmak için de "biran için" diyerek iğrençleşiyorum. İşe yarıyor.

lanlanlan?!

deli gibi yazasım var ama bi türlü toparlayamıyorum kafamı. bir ordan giriyorum bir ordan giriyorum, sonra siliyorum alayını. sinirim bozuldu anasını satiyim.
yazmak isteyip de yazamamak ne kadar sinir bozucu biliyo musun? muhtemelen biliyosundur, sen de bloggersın zira. haftalardır bi hikaye denemesi yazayım diyorum, ya konu buluyorum işleyemiyorum, ya da yazdıktan sonra "hasiktir, bilmemkiminfilmi'nin aynısı olmuş lan bu :|" diyip siliyorum.
niye yazamıyorum lan? niye?!

döneyazdım

uzun süredir birşeyler yazamıyordum. eskişehirdeyken keyfim olmadı, izmire gelince internet bulamadım falan filan. bi ton tantana. bugün internet problemini aştık. az kaldı, döncem. bissürü şeyler yazcam (yani öyle şeyediyorum). beklemede kalın.

ha bu arada, bu verimsiz zamanımda beni yalnız bırakmayan takipçilerime hürmetlerimi sunarken, bi üye olup bi çıkan sürekli 60-61 arası sayıyı oynatan kişilere kin güdüyorum. haberiniz ola.

Alt Takım Sorunsalı


Koşulsuz Mutluluk


Formspring'in amınakoyim, blog var ya!

Bi Formspring.me muhabbetidir aldı başını gidiyor bloglarda, sosyal ağlarda falan... Neymiş, soru soracakmış insanlar, amcam da cevaplıyacakmış. Sokiyim öyle işe, prim yaptırmayın böyle ucuz fikirlere. Çok soru sormak isteyen varsa, buyursun sorsun burdan. İster kendi profili altından sorsun, ister anonim sorsun.

kulakpası #2


Fuck Them All (indir)

Göbek

Bulduğu her boku yiyen er kişi, o kadar emek verdiği biricik göbeğinden niye ayrılmak ister ki? Niye?

Feysbuka bahar geldi!

Facebook'ta yeni bi trend türemiş. Bi kaç gündür girmiyodum. Demin arkadaş dürttü msnden; "ablalar don renklerini yazıyorlarmış" :| İnanamadım, girdim baktım benim hesaba. Pembe, siyah-pembe, dantelli vs.vs. bi ton status update gördüm.

Tabi aynı şekilde, her mevzuya tepki göstererek sivrilmeye çalışan arkadaşlarımız da yine sahnelerdeydi. "yapmayın etmeyin" edalarıyla.. Ben de bişeyler yazayım dedim, ama ben gayet hoşnutum bu durumdan. İlkokul 3ten tanıdığım hatun pembe sütyen takıyomuş mesela, hoş :) Daha önce hiç öyle düşünmemiştim, ilkokuldan tanıyorum lan neyini düşüneyim. Ama artık o hatun benim için pembeli :) Aynı şekilde bakıyosun hırçın hatun, gitmiş beyaz bişeyler giymiş falan. Güzel güzel, devam etsinler. Merakımızı gideriyorlar. Boş vakitlerimizde tahmin yürütmek zorunda kalmıyoruz, eyv.
 
twitter da kullanıyorum