Rock barlarla tanışmam, babamın beni dersaneye gidiyor zannettiği lise zamanlarımda başladı. Öyle olgun gösteren bir yüzüm yok (ki hala yeni yeni sakallarım çıkıyor), ama iri kıyım olduğum için diye düşünüyorum hiç sorun olmadı. Bir kere bile "velinden yazılı izin getir ahohohöhöhö!!" geyiğine maruz kalmadım. Bu durumdan gurur duyduğum, "vay amınakoyim kralım haa" dediğim tek anım da, 8-10 kişilik bir liseli grubu olarak çılgın attığımız bir haftasonuna ait. İçeri girip giremeyeceğimizi kontrol etmek amacıyla, ben ve aynı ölçülerde bir başka arkadaşım mekana yerleşip, sipariş verdik. Biralar geldi, yudumlamaya başladık derken telefon;
- Olm bizi almadılar lan!
+ Siz devam edin, biz biralarımızı bitirip yetişiriz size (u mad?).
Neyse, aradan yıllar geçti, dışarda içme mekanlarına ocakbaşılar, restoranlar, köprü altları (:p) ekledim. Ben dahil bir çok şey değişti, fakat şu anasını sattığım rock barları hiç değişmedi. Bir arpa boyu yol al di mi, farklılık yarat di mi? Yok.
Geçen akşam Alsancak'ta Drunken Duck diye bir bara gittik, fazla olmamış daha açılalı. Mekan yeni olduğu için mi dikkat ettik, yoksa geyik esnasında mı konu buralara geldi bilmiyorum, rock bar standartlarına sardık. Daha önce hiç düşünmemişim meğer bu konu üzerine, onu farkettim o an.
3-4 sene önce görmüştüm anahtar teslim internet kafe yapıldığını. Bu anasını sattığım rock barlarında da benzeri bir olay var bence. Sanki böyle bizim bilmediğimiz, gizemli bir dükkan varmış da, bar açacak kişi girip Rock Bar Starter Kit satın alıyormuş gibi.
"Şöyle bir paketimiz var; 2 tane Godfather, 3 tane Scarface, 1 tane seçmeli Nirvana veya Metallica posteri, 6 adet seçmeli 'of çok pis laf soktum' temalı poster. Hepsi x lira. İsterseniz, biraz daha lüks sayılabilecek pro paketimiz de var. Bir önceki pakete ek olarak, bir adet boydan boya kırmızı tuğlalı duvar, 20 adet avuçiçi kadar çerez tabağı ve yazarlarımızın size özel oluşturacağı saçma sapan kokteyl isimleri barındıran bir menü. Bir de bunun bir büyüğü var -en çok bunu satıyoruz- onda da ek olarak kıç kadar tuvalet var."
Belki bu kadar seçenek yoktur ama kesin "abi biz bar açıcaz da şöyle posterli mosterli ortaya karışık bişeyler ayarlasak?" denilebilecek abiler vardır. En azından "Seçmeler - X, 90lardan Bugüne Rock Şarkıları" isimli fotokopi repertuarlar satılan kırtasiyeler vardır. Kesin vardır lan. Valla.
Dikiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dikiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çakal bloggerın el kitabı
Hani şimdi blog açıyoruz, birşeyler karalıyoruz ya? Hah, işte mutlaka bir amacımız vardır di mi? Misal, ben canım sıkıldıkça gelip birşeyler yazıyorum. Canım yeterince sıkılmadıkça da "ulan bişeyler yazsam mı? yok yok daha o kadar feci yazasım gelmedi" diyip başka şeylerle uğraşıyorum. Tamam, bunu bi kenarda tutalım sonra lazım olacak. Şimdi başka bi noktayı parmaklıyorum.
Blog yazdığımız kadar okuyoruz da di mi? Yani, okuyan birileri olmalı ki yazalım. Yoksa bu yazıların hepsi harddiskin ücra köşesinde bi sakın silmeyin!! klasöründe bulunurdu. Hem yazan hem de okuyan tarafız yani? Güzel. Peki, okuyacağımız blogları neye göre seçiyoruz? Beğenip beğenmememize göre. Peki ben bu kadar basit ve hepimizin bildiği bir şeyi neden böyle 6 yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi anlattım? Cevap "beğenip beğenmememize göre" değil çünkü de ondan.
Daha büyük şeyler dönüyor. Öyle "beğendim izliyorum ehere" değil durum. Gözümüzün önünde ne kadar blog varsa, alayını takip ediyoruz. Sadık bir okur olmasak da, her zaman gidip okuma ihtimalimiz var. Ben gözümüzün önündekilerden değil de, gözümüze sokulanlardan bahsetmek istiyorum, çakal bloggerlardan.
Kenara aldığımız yere geri dönersek (şu amaç mevzusu), kimisi o kadar eblek amaçlara sahip oluyor ki gözü dönüyor resmen. İşin ibneliklerine kaçmaya başlıyor, suni yöntemlere başvuruyor. Bu yöntemlerden bir tanesi blog isminin başına noktalama işareti koymak (* ! . " ' ). Ne zaman Google Reader'a veya bloggerdan takip ettiğim blogların olduğu o son güncellenenler kısmına baksam bu amcalar ilk sırada oldukları için illaki bi tıklıyorum. Sadece bu da değil, birisinin profiline bakınca takip ettiği bloglar listesinde ilk sırada oldukları için yine bi bakıyor insan.
Bu önemli bir hamle olsa da, ikinci bir hamleye muhteşem bir asist yapıyor; "profil görüntülenme sayısı". O noktalama işaretiyle başlayan bloga geldikten sonra merak edip de "kim lan bu" diyerek bakıyoruz profile. İşte o noktada eğer ki görüntülenme sayısı yüksek ise "hassiktir popülermiş lan bu. o kadar kişi bakmışsa vardır bi bok" diyerek ya direk takibe alıyoruz ya da gidip bir iki yazısını okumak zorunda hissediyoruz. Beğenilse de beğenilmese de takibe alınıyor bu bloglar "ilerde okurum, kesin bişey var olm bu blogda" düşüncesiyle.
Bloga yeni gelen kişilerin %80 gibi büyük bir kesimi profile bakıyor. Profil görüntülenme sayısı otomatik olarak artıyor sonuçta. Kısa sürede profil görüntülenme sayısı tavan yaparak, öldürücü hamleyi vuruyor. Tatatataaaaa bol hitli & takipçili bir blogumuz var artık.
"Bütün bunları düşünen tek ben miyim" diye sordum, cevap veremedim. Zihin okuyamıyorum zira nihaha. Ama, "bi tek ben mi böyle bir davranış haline meyilliyim" diye sordum ve blogun isminin başına bi yıldız ekledim bikaç günlüğüne. Profil görüntülenme sayımı da üçyüzbeşyüz allah ne verdiyse artırdım. Sonuç; sadece ben bu şekilde davranmıyormuşum.
Geriye kaldı tek bir soru; "bir tek ben mi rahatsızım bu durumdan? bariz gözümüze sokuyosunuz lan blogunuzu!".
Blog yazdığımız kadar okuyoruz da di mi? Yani, okuyan birileri olmalı ki yazalım. Yoksa bu yazıların hepsi harddiskin ücra köşesinde bi sakın silmeyin!! klasöründe bulunurdu. Hem yazan hem de okuyan tarafız yani? Güzel. Peki, okuyacağımız blogları neye göre seçiyoruz? Beğenip beğenmememize göre. Peki ben bu kadar basit ve hepimizin bildiği bir şeyi neden böyle 6 yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi anlattım? Cevap "beğenip beğenmememize göre" değil çünkü de ondan.
Daha büyük şeyler dönüyor. Öyle "beğendim izliyorum ehere" değil durum. Gözümüzün önünde ne kadar blog varsa, alayını takip ediyoruz. Sadık bir okur olmasak da, her zaman gidip okuma ihtimalimiz var. Ben gözümüzün önündekilerden değil de, gözümüze sokulanlardan bahsetmek istiyorum, çakal bloggerlardan.
Kenara aldığımız yere geri dönersek (şu amaç mevzusu), kimisi o kadar eblek amaçlara sahip oluyor ki gözü dönüyor resmen. İşin ibneliklerine kaçmaya başlıyor, suni yöntemlere başvuruyor. Bu yöntemlerden bir tanesi blog isminin başına noktalama işareti koymak (* ! . " ' ). Ne zaman Google Reader'a veya bloggerdan takip ettiğim blogların olduğu o son güncellenenler kısmına baksam bu amcalar ilk sırada oldukları için illaki bi tıklıyorum. Sadece bu da değil, birisinin profiline bakınca takip ettiği bloglar listesinde ilk sırada oldukları için yine bi bakıyor insan.
Bu önemli bir hamle olsa da, ikinci bir hamleye muhteşem bir asist yapıyor; "profil görüntülenme sayısı". O noktalama işaretiyle başlayan bloga geldikten sonra merak edip de "kim lan bu" diyerek bakıyoruz profile. İşte o noktada eğer ki görüntülenme sayısı yüksek ise "hassiktir popülermiş lan bu. o kadar kişi bakmışsa vardır bi bok" diyerek ya direk takibe alıyoruz ya da gidip bir iki yazısını okumak zorunda hissediyoruz. Beğenilse de beğenilmese de takibe alınıyor bu bloglar "ilerde okurum, kesin bişey var olm bu blogda" düşüncesiyle.
Bloga yeni gelen kişilerin %80 gibi büyük bir kesimi profile bakıyor. Profil görüntülenme sayısı otomatik olarak artıyor sonuçta. Kısa sürede profil görüntülenme sayısı tavan yaparak, öldürücü hamleyi vuruyor. Tatatataaaaa bol hitli & takipçili bir blogumuz var artık.
"Bütün bunları düşünen tek ben miyim" diye sordum, cevap veremedim. Zihin okuyamıyorum zira nihaha. Ama, "bi tek ben mi böyle bir davranış haline meyilliyim" diye sordum ve blogun isminin başına bi yıldız ekledim bikaç günlüğüne. Profil görüntülenme sayımı da üçyüzbeşyüz allah ne verdiyse artırdım. Sonuç; sadece ben bu şekilde davranmıyormuşum.
Geriye kaldı tek bir soru; "bir tek ben mi rahatsızım bu durumdan? bariz gözümüze sokuyosunuz lan blogunuzu!".
Öğrenciden temiz hayat tecrübesi
Türkiye'nin en yararlı, en paylaşımcı ve en çok okunan (ali sami?!) blogundasınız. Bu yazımda, üniversite hayatına yeni atılacak olan saygı değer okurlarım için edindiğim bir kaç tecrübeden bahsedeceğim. Egomu yeterince tatmin ettiğimi düşünerek, bu radyo anonsu kıvamındaki sikik girişten sonra mevzuya dalıyorum.Öncelikle ne kadar hayaliniz varsa, unutun. Hiç bir şey hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmeyecek. O amerikan kolej filmleri (pasta) falan yalan yani. Kısmen doğrular, ama hiç bir şey o kadar kolay gerçekleşmiyor. Neyse..
Okul başlar başlamaz eve çıkarsanız, sıçtınız. Sıçma kısmı uzun vadede gerçekleşiyor, kısa vadede farkedemiyorsunuz. Nasıl sıçtınız? Anlatayım; öküz gibi kilo alacaksınız. Öyle 2-3 kilo falan da değil, 10~ kilodan bahsediyorum (20 ye kadar yolu var). Geldiği gibi eve çıkıp da kilo almamış tanıdıklarımın genele oranı %10'u geçmez. Ananızın evindeki gibi dengeli beslenemeyeceksiniz çünkü. Nerede yapımı kolay, ucuz gıda varsa onu tüketeceksiniz. Ek olarak, yurt gibi giriş/çıkış saati olmadığı için yarak kürek saatlerde yatacak, aynı şekilde gecenin 3ünde pide, lahmacun vs. yiyeceksiniz. Hayatınızın ilk 18-19 senesindeki biyolojik düzeniniz ile sonrası asla aynı olmayacak..cak cakcak....cak.... (yankı)..
Alkol ile uzatmalı sevgiliyseniz, yine sıçtınız. Olur olmaz zamanlarda, olur olmaz miktarlarda alkol tüketeceksiniz. Karışan eden yok çünkü, hatta ortam mortam kral aga... Sigara içiyorsanız, daha çok sıçtınız. Eskiden olduğu gibi "daha 10 dk önce içtim, babam laf eder şimdi yakmiyim en iyisi" durumları olmayacağı için baca gibi gezeceksiniz. Alkolle birlikte neler olacağını ise herkes biliyor zaten. Sigara içmiyorsanız da başlamanız muhtemel.
Bir de, ilk sene çoğunluk yurtta yaşadığı için sizi "evi var" şeklinde etiketleyecekler. Manita atmak isteyen hatun/erkeklerden tutun da, sabah 3e kadar mekanda takılıp sonrasında size gelmek isteyen tiplere kadar yolu var. Baştan sınırı belirlemek en güzeli, aksi takdirde çok geç olabilir ve tek çözüm kapıya bir adet turnike koymak olabilir. Aman dikkat.
Ha ama yurtta yaşarsanız bu saydıklarıma maruz kalmazsınız. Sabah akşam yemek verecekleri için, kilo almazsınız. Giriş/çıkış saatleri yüzünden gecenin 3'ünde lahmacun söyleyemezsiniz. Alkol yasağı olacağı için mekana gitmek zorunda kalırsınız ki, yurtta kalan bir öğrencinin ekonomik gelirini düşünürsek, öyle çok da anasının gözü miktarlarda içemezsiniz. "evi var" etiketine sahip olmayacağınız için, tarlanızı çekirgeler istila edemeyecek tabi. İlerki zamanlarda da böyle bir etiket kalmıyor, zira herkes eve çıkıyor. Tabi yurdun da ibnelikleri var. Şimdi evi kötüleyip yurdu övüyormuş gibi görünmek de istemiyorum (evi tek geçerim nihayetinde). Ayrıca misafir getirmek yasak olan erkek yurdunda, bir hafta manitasıyla beraber takılmış tanığım da var hani, çok da bi standart yok yani yurt konusunda.
Neyse konu dağılıyor, koyayım yurda. Muhtemelen bok içinde yaşayacaksınız. Eskiden ara sıra bulaşık yıkamış olsanızda, çekmeceyi her açtığınızda temiz don bulabiliyordunuz çünkü. Evin her işini sizin halletmeniz, bir süre sonra "sikerim lan" diyerek herşeyi oluruna bırakmanıza sebep olabiliyor.
Sosyalleşme mevzusuna girecek olursak, sakın ha benim gibi "hacı yoklama almıyolarmış, uyurum lan ben evde" diyip de oryantasyonu ekmeyin. Ne kadar kulüp varsa oryantasyonda sergiliyor marifetini çünkü. Orada olup arz talep olayını gözetleyerek kulüp seçmek, daha sonra teker teker insanlarla muhabbet ederek hangi kulüplere üye olduklarını öğrenmekten daha kolay ve verimli. Oryantasyonu ektikten sonra, o götü kaldırıp da kulüp yöneticilerini araştırmak, bulmak, gidip görüşmek falan imkansız neredeyse. O bakımdan, oryantasyona gidip, bulabildiğiniz tüm kulüplere üye olun. Bir pazar günü arayıp da "nerde kaldın? toplantı var" derlerse küfreder, ayrılırsınız kulüpten olur biter.
Birkaç şey daha var, onları da maddeleyeyim.
- Bir kaç yakın arkadaş edindikten sonra, eliniz hemen her yere uzanıyor. Ne nerede, nerede ne gibi soruların alayını cevaplayabiliyorsunuz.
- Evet, kızlar teklif ediyor.
- Üst kattaki uyuz kadın, saat 11'de camdan "susun lan" diye bağırdığında, "teyze senin kocan yok mu?" diyebilecek hale gelebiliyorsunuz. Ev, komşuluk ilişkilerini öğrenmek için çok iyi bir fırsat yani.
Haa, son tavsiyemi de unutmadan söyleyeyim; arada sırada okula da gidin :)
Erkeklere hitap etti gibi amma, lakin ki öyle değildir.
TAR169: 1970lerde Türk Pornografisi
Kendimden büyüklerle muhabbet etmek, içmek, gezmek her zaman hoşuma gitmiştir. Bu yüzdendir ki, eskilerin müziklerini, yaşam tarzlarını, hayata bakışlarını severim. "Ne varsa, eskilerde var hacı"ydı yani durum benim için o geceye kadar.Gelen maili açtım, okumak çok uzun sürmedi; http://www.tube8.com/hard.... Kemal Sunal'ın Süt Kardeşler'inden alışkın olduğumuz bir kanun taksimi karşıladı beni sayfayı açınca. Aynı eski Türk filmleri gibi siyah üzerine sarı oyuncu isimleri geçiyor. Adını bilmediğim ama Türk filmlerinden tanıdığım yaşlı bir amca ve kızı Gül'ü görüyoruz sonrasında. Gül, şehirden yeni gelmiş köye. Amcam da köyün ağası. Neyse, sıradan filmler gibi ilerliyor film. Alışkın olduğumuz köy görüntüleri, dağ, ormanlık falan.. Arkaplanda yanık bir bağlama tıngırtısı...
Derken Gül, köydeki ezik elemanlardan biriyle tanışıyor, Naim'le (Naim de tam İbrahim Tatlıses görünümlü yağız bir delikanlı). Hemen aşık oluyorlar. El ele ormanda geziyorlar, fakat birşey yapmıyorlar. Ağaya görünmeme amacı gütmüş gibi gösteriyorlar ama bunun sebebi o zamanlarda outdoor sex diye birşeyin olmaması olabilir bence. Veyahut, ortalık yerde böyle bir film çekmek için izin alacak merci yoktur, ne bileyim işte.
Sonra bir eve geçiyorlar, ev kimin evi çözemedim orasını. Bir önceki sahnede Gül, babasıyla konuşuyor bir evin önünde ama ev, o ev değildir heralde. Takiben bir ateri müziği duyuyoruz. Abartmıyorum, mutlaka bu tarz bir müzik duymuşsunuzdur Mario, Street Fighter vb. bir oyun oynarken. Bariz MIDI çalıyor işte (15. dakika). Naim, Tatlıses haşinliğiyle öpüyor Gül'ü, sonra başlıyor sürttürmeye (geçiyorum buraları).
Gül'le işi pişiren Naim, "eh siktik, evlenicez mecburen" düşüncesiyle olsa gerek, hemen annesinin yanında alıyor soluğu. "Al o kızı bana" der demez, "Aman oğlum, ağanın kızı o, (ağa) vermez ki" cevabını yapıştırıyor annesi. Naim ısrar ediyor, annesi kızı istemeye gidiyor, dayak yemediğine dua ederek geri geliyor elleri boş bir şekilde.
Bu arada teknik ekip, boş vakitlerinde Godfather'ın soundtrackini çalıyor. Epey garipsedim bunu. Neyse, Gül'le Naim bir kaçamak daha yapmak maksatlı yine neresi olduğunu bilmediğimiz bir eve geçiyorlar. Bohçacı bir teyze var, o koordine ediyor olayı. Arkalarını kolluyor falan. Tehlikenin yaklaştığını görüyor, bir adam geliyor. Kendini feda ederek, adamla yan odaya geçiyor (o kadar da vefalı). O sırada -muhtemelen o zamanların diskotek müziği olan- bir müzik duyuyoruz. Crazy Frog - Axel F'in orjinali çalıyor (bilmiyorum orjinalinin adını). Elimde olmadan gülmeye başlıyorum tabi, "yok daha neler artık" diyerekten (aslında tam olarak "auhauahuaha, hassssiktir ya, auauahduhauha" diyorum) ve daha filmin ortasında olduğum düşüncesiyle heyecanlanıyorum istemeyerek. Zira böyle bir filmi izlerken heyecanlanmak, şu fani hayatta isteyebileceğim en son şey.
Entrikalar birbirini kovalıyor. Bohçacı kadınla yan odaya geçen adam, ağanın yeğeni gibi birşeymiş. Çiftliğe ve servete konmak, Gül'ü almak maksatlı bir plan kuruyor karısıyla birlikte. Karısının "Gül'ü almak" kısmından haberi yok tabi. Ağayı öldürüyorlar, tüm deliller Naim'i gösteriyor. Yağız Naim'i tutukluyor devletimin kolluk güçleri. Takip eden sahnede, Gül'ü o elemanla birlikte görüyoruz, "Naim ipnesi babamı öldürdü, nefret ediyorum ondan, seninim artık" diyor ve onun oluyor. Gördüğümüz 3. seks sahnesinin ardından, Gül çiftlik ahalisine duyuruda bulunuyor "çiftliğin sahibi ve erkeğim bu adamdır artık" şeklinde. Tahmin edeceğiniz üzere, o adamın karısı da bunu duyuyor ve o trip senin bu trip benim takılıyor.
Yatak odasında kocasını tehdit ederken görüyoruz teyzemi. Adam gayet pişkin bir şekilde herşeyi söylüyor "Senle planladık ulan, seni de yerler, hapislerde çürürsün hihahohoho! Sieeeee!.." diyor. Bu sırada jandarma dalıyor çötenk diye odaya (ne ara geldiler, kim haber verdi, noldu bi halt anlamadım olay esnasında). Amcamı tutukluyorlar. Jandarmanın başındaki adam Gül'e dönüyor ve "Tebrikler Gül hanım. Size verdiğimiz rolü gayet iyi bir şekilde oynadınız" diyor. Gül de az anasının gözü değilmiş hani, sevdiceğini kurtarmak için en kral muamelesini çekti babasının katiline dakikalar önce. Naim salınıyor, Gül'le el ele, arkalarını da o yanık bağlama tıngırtısına verip o yayla senin bu dağ eteği benim koşuyorlar. Ve mutlu son (70. dakika).
Sonraki 3 dakika boyunca, yapımcı şirketin bir diğer filmi olan "Komşunun Tavuğu"nun tanıtımını görüyoruz. Birbirinden enteresan sahneler (ağzında emzikle doggy style takılan bir amca var mesela), birbirinden ölümcül dörtlükler (eyy erkekler erkekler / helal olsun size bu filmdeki bütün delikler / amlar,memeler,götler / yarrağınızın kalkmasını bekler) ve daha neler neler...
Genel Yargı
70lerin insanı sevişmeyi biliyor, seks pozisyonları pek de evrim geçirmemiş hani şu son 40 senede. Fakat, bunu filme almayı bilmiyorlar.
Müzikler tam bir felaket. Bir ordan bir burdan çalıyorlar.
Türkiye'de porno film sektörü diye birşeyin olmamasının başlıca sebebi budur bence.
Son Söz
30 sene daha yaşlı olsaydım, gençliğimde porno izlemezdim, eminim. Babam ne düşünüyor acaba bu konuda merak ettim, bir ara konuşmak lazım.
Kaynakça: Tube8
Dipnot: Yeşilçam erotik filmlerinin telif haklarını satın alıp, bir site açan, aylık 75 lira gibi bir ücretle üyelik usulü yayınlayan bir eleman vardı (arkadaşımın arkadaşı). 4. ayda Audi A3 almıştı sıfır kilometre. Akıl sır erdiremedim bi türlü.
Düzenleme (9nisan2010): Axel F dediğim şarkının orjinalini buldum. Daha doğrusu ixan buldu. Axel F - Harold Faltermeyer
Döverim ulen!
"Hiç bişey yazamıyorum anasını satiyim" diyerekten hayıflandığım şu günlerde, bişey olsa da yazsam diye gözlerimi açmış, etrafı dikizlerken sonunda yazacak birşey geçti elime. Malumunuz, ben içen bir insanım (evet, insanım). İzmir'e gelmiş olmanın verdiği bir "hesap babamdan nasıl olsa" düşüncesiyle her gece içer oldum. Dün gece de yine, oturmuşuz 4 kişi masaya, bir de aile dostumuz Ali dede geldi, demleniyoruz. Hadi dedik, kalkalım türkü bara gidelim. Ayıdan bozma kardeşim, ambudalası Emre'yi de aradım "10 dk sonra alıyoruz lan seni, çık kapıya" dedim. Atladık arabaya, aldık ambudalasını da. Yollandık türkü bara.
Mekanda çalan kişiler, babamların bir sene boyunca her haftasonu gidip dinledikleri kişiler. Dolayısıyla bi samimiyet, muhabbet var arada. Şarkılar türküler, alkol falan... Keyifler gıcır. İstek yapıyoruz, çalıyorlar, söylüyoruz falan, muhteşem yani. Kalabalık olduğumuzdan dolayı, ben bu ambudalasını önden götüreyim bırakayım eve, sonra döner bizimkileri alırım diye düşündüm. Saat 1e çeyrek kala çıktık biz, çorbacıya doğru yollandık. Sonra bıraktım Emre'yi eve. Yolun yarısındayken telefon çaldı "acele et ortalık karıştı" dedi kardeşim. Acele tarafından gittim, baktım ortalık sakin.
Oturdum, durum raporunu alıyorum kardeşimden. Arka tarafta masada oturan 3 eleman, oyun havası istemiş. Müzisyenler saat 1 de bırakıyorlar çalmayı, sonra mekan kapanıyor zaten. Bağlama çalan eleman da demiş ki "oyun havası çalamam, 2 tane slow parça çalıp kalkıcaz zaten.", oyun havası çalarlarsa arkasının geleceğini, kalkamayacaklarını biliyor o da. İstekte bulunan dallamalar artistlenmiş sonra, bağırıp çağırmışlar. Ali dede (ki kendisi 64 yaşında) kalkmış masalarına gitmiş, konuşmuş "gençler bi dahaki sefere, aile var, bağırmayın" formatında. Anlaşmışlar, ben geldiğimde dingindi zaten ortalık.
Tam kalkıcaz, bu heriflerin masasının önünden geçmek durumundayız, ne oldu görmedim, birden bir kargaşa oldu. Herkes birbirine girdi. İlk geldiğimizde bizim haricimizde 2 masa daha vardı, birinde tanıdıklar, diğerinde de bir grup genç oturuyordu. Hep beraber eğleniyoruz falan, şimdi kavga çıkınca bu dallamalar 3 kişi kaldılar, biz 3 masayız. Babam önde, ben kardeşim ve annemle aradayım, arkadan da gençler yardırıyorlar. Annemi sakin bir köşeye götürdüm, bir baktım kardeşim bağırıyor "bırakın lan babamı orospu evlatları" diye (sesini de kalınlaştırmış göt :D). Kan beynime sıçradı tabi, koştum yardırdım, çektim babamı. Babama kitleyen eleman küfrediyor "sikerim lan seni" diye babama. Ohohohoooyt iyice dellendim ben, "yavaş sik götveren" diyerekten göğsüne koyduğum 47 numara ayağımla haşince fırlattım kendisini. Bundan sonraki görevim aile güvenliğini sağlamak oldu.
Babamı annemin yanına yerleştirdikten sonra, sıra geldi elinde şişeyle dolaşan Ali dedeyi kontrol altına almaya. Kafası taşak gibi, haklı olarak da sinirli, iyice delirdi. Bi şişeyi alıyoruz elinden, kenara koyarken, o başka bi tane bulup alıyor eline. Onu ayırıyorum kenara, bu sefer götverenin teki geliyor saldırıyor, onu tokatlıyorum, bu sefer Ali dede dalıyor... En son Ali dede koştu mutfağa, kol gibi bi bıçak kaptı yardırıyor. Dur mur diyorum dinlemiyor. "Dikkat et bana saplama o bıçağı" dedim, kucakladım, mutfağın karşısındaki küçük odaya bırakıp kitledim kapıyı. O içerde ayrı deliriyor, diğer götoşlar dışarda ayrı deliriyor. En son polis geldi, ibnetorlar kaçmış o arada. Ali dede sakinleşti, "şikayetçiyim" dedi. Mekandan dışarı çıktık kardeşim, ben ve Ali dede (karakola gidicez). Kapıda, o ibnetorların bir arkadaşı vardı, hep ayırmaya çalışıyordu falan. Anlaştılar polisin önünde neyse, şikayetten vazgeçti Ali dede.
Ali dedeyi içeri soktuk, polis gidince götverenler sokaktan baş gösterdi koşa koşa geliyorlar. Haydaaa, bi daha... Mekanın kapısını kitledik. Kardeşim, ben, bizim gençlerden ikisi, yan masadan İlkay abi dışardayız, elemanları postalıycaz. Derken, esas kavgayı çıkartan piç, gençlerden bir tanesine bir yumuldu, ayırmaya çalışıyoruz, ayrılmıyorlar. Gencin burnu kırıldı. O noktadan sonra sinirler iyice gerildi, zaten 3 kişilerdi, dövüverdik caddenin ortasında. Seküriti Ceykıl, güvenliği sağladıktan sonra oldu Şöför Ceykıl. Ali dedeyi evine bıraktık, sonra geldik eve.
Gecenin sonunda bir durum değerlendirmesi yaptık annemlerle;
Mekanda çalan kişiler, babamların bir sene boyunca her haftasonu gidip dinledikleri kişiler. Dolayısıyla bi samimiyet, muhabbet var arada. Şarkılar türküler, alkol falan... Keyifler gıcır. İstek yapıyoruz, çalıyorlar, söylüyoruz falan, muhteşem yani. Kalabalık olduğumuzdan dolayı, ben bu ambudalasını önden götüreyim bırakayım eve, sonra döner bizimkileri alırım diye düşündüm. Saat 1e çeyrek kala çıktık biz, çorbacıya doğru yollandık. Sonra bıraktım Emre'yi eve. Yolun yarısındayken telefon çaldı "acele et ortalık karıştı" dedi kardeşim. Acele tarafından gittim, baktım ortalık sakin.
Oturdum, durum raporunu alıyorum kardeşimden. Arka tarafta masada oturan 3 eleman, oyun havası istemiş. Müzisyenler saat 1 de bırakıyorlar çalmayı, sonra mekan kapanıyor zaten. Bağlama çalan eleman da demiş ki "oyun havası çalamam, 2 tane slow parça çalıp kalkıcaz zaten.", oyun havası çalarlarsa arkasının geleceğini, kalkamayacaklarını biliyor o da. İstekte bulunan dallamalar artistlenmiş sonra, bağırıp çağırmışlar. Ali dede (ki kendisi 64 yaşında) kalkmış masalarına gitmiş, konuşmuş "gençler bi dahaki sefere, aile var, bağırmayın" formatında. Anlaşmışlar, ben geldiğimde dingindi zaten ortalık.
Tam kalkıcaz, bu heriflerin masasının önünden geçmek durumundayız, ne oldu görmedim, birden bir kargaşa oldu. Herkes birbirine girdi. İlk geldiğimizde bizim haricimizde 2 masa daha vardı, birinde tanıdıklar, diğerinde de bir grup genç oturuyordu. Hep beraber eğleniyoruz falan, şimdi kavga çıkınca bu dallamalar 3 kişi kaldılar, biz 3 masayız. Babam önde, ben kardeşim ve annemle aradayım, arkadan da gençler yardırıyorlar. Annemi sakin bir köşeye götürdüm, bir baktım kardeşim bağırıyor "bırakın lan babamı orospu evlatları" diye (sesini de kalınlaştırmış göt :D). Kan beynime sıçradı tabi, koştum yardırdım, çektim babamı. Babama kitleyen eleman küfrediyor "sikerim lan seni" diye babama. Ohohohoooyt iyice dellendim ben, "yavaş sik götveren" diyerekten göğsüne koyduğum 47 numara ayağımla haşince fırlattım kendisini. Bundan sonraki görevim aile güvenliğini sağlamak oldu.
Babamı annemin yanına yerleştirdikten sonra, sıra geldi elinde şişeyle dolaşan Ali dedeyi kontrol altına almaya. Kafası taşak gibi, haklı olarak da sinirli, iyice delirdi. Bi şişeyi alıyoruz elinden, kenara koyarken, o başka bi tane bulup alıyor eline. Onu ayırıyorum kenara, bu sefer götverenin teki geliyor saldırıyor, onu tokatlıyorum, bu sefer Ali dede dalıyor... En son Ali dede koştu mutfağa, kol gibi bi bıçak kaptı yardırıyor. Dur mur diyorum dinlemiyor. "Dikkat et bana saplama o bıçağı" dedim, kucakladım, mutfağın karşısındaki küçük odaya bırakıp kitledim kapıyı. O içerde ayrı deliriyor, diğer götoşlar dışarda ayrı deliriyor. En son polis geldi, ibnetorlar kaçmış o arada. Ali dede sakinleşti, "şikayetçiyim" dedi. Mekandan dışarı çıktık kardeşim, ben ve Ali dede (karakola gidicez). Kapıda, o ibnetorların bir arkadaşı vardı, hep ayırmaya çalışıyordu falan. Anlaştılar polisin önünde neyse, şikayetten vazgeçti Ali dede.
Ali dedeyi içeri soktuk, polis gidince götverenler sokaktan baş gösterdi koşa koşa geliyorlar. Haydaaa, bi daha... Mekanın kapısını kitledik. Kardeşim, ben, bizim gençlerden ikisi, yan masadan İlkay abi dışardayız, elemanları postalıycaz. Derken, esas kavgayı çıkartan piç, gençlerden bir tanesine bir yumuldu, ayırmaya çalışıyoruz, ayrılmıyorlar. Gencin burnu kırıldı. O noktadan sonra sinirler iyice gerildi, zaten 3 kişilerdi, dövüverdik caddenin ortasında. Seküriti Ceykıl, güvenliği sağladıktan sonra oldu Şöför Ceykıl. Ali dedeyi evine bıraktık, sonra geldik eve.
Gecenin sonunda bir durum değerlendirmesi yaptık annemlerle;
- Babamın gözlüğü kaybolmuş.
- Gençlerden birinin burnu kırıldı.
- Sarhoş insanları dövmek çok eğlenceli ve kolaymış onu öğrendim.
- O kargaşa da hesap kaynamıştır diye seviniyordum ki, polisi aramayı bile akıl edemeyen mekan sahibi, hesabı ortam gerilir gerilmez almış bile.
- Ambudalasını evine bıraktığım için sevinçliydim. Eğer bırakmasaydık, kesin kan çıkartırdı o. Olay daha da büyürdü. Pek uzlaşmacı bir tip değildir de :)
- Gencinden değil, görmüş geçirmişinden korkacaksın onu öğrendim. 64lük Ali dede, tozunu attırdı ortalığın.
- Kavga isteyen adama bahane çok, sikko sebeplerden giriyorlar birbirlerine.
- Tanımadığın adama sataş da, tanıdığına sataşırsan, işsiz kalabilirsin. Pazartesi olayı farklı platformlarda, totoşların zararına sonlandıracakmış babam.
Asker çocuğu olmak
Bikaç gün önce Efsa'nın blogunda "asker çocuğu olmak" isimli bir yazı okudum. Hikaye dinleyen birisi gibi "etkilendim" diyemiyeceğim, çünkü ben 20 yıldır bu olaydan etkileniyorum. 20 yıldır asker çocuğuyum ve ömrümün geri kalanını da bu şekilde geçireceğim.
Yıllar boyunca, 1 liralık kutu kolayı 50 kuruşa içtiğim için ağzıma sıçtılar. Yıllar boyunca, babam 8de evden çıktığı, 6 da eve döndüğü için annemin ağzına sıçtılar. Yıllar boyunca, 5 yıldızlı otel kıvamında orduevlerinde geceliği 10-15 liraya kaldığımız için, ağzımıza sıçtılar. Ama o insanlar, gece 12de karılarının koynuna girerken, babamın sabah 6ya kadar nöbet tuttuğunu düşünerek bize destek olmadılar. Ailecek pikniğe giderken, babamın son 5 aydır arazide, bez çadırın altında kaldığını düşünerek beni yanlarına almadılar.
Sadece kampları, lojmanları, ücretlerin düşüklüğünü düşündüler. Kendi odamda 1 tane posterim olmaması kimseyi etkilemedi. İnsanların beni adımla değil, babamla tanımasını, "bilmem kim yüzbaşının oğlu" demesini düşünmediler.
Bi akşam babam dedi ki; "haftaya çarşamba okuldan alırım seni, hep beraber yemeğe gideriz.". Haftaya çarşamba oldu, okuldan çıktım, servise binmedim ve babamı bekledim. Ben bekledim, babam gelmedi, ben bekledim, babam gelmedi. Okul kapanmak üzere, hava kararmış. Ben hala bekliyorum babam gelecek diye. Babam nöbetçiymiş o gün... Annem evde delirmiş, babam karargahta delirmiş... Ben babama sinirlenip ağlıyorum bi yandan, küfredemiyorum o zamanlar... Okula 1.5-2 km uzaklıktaki orduevine doğru koşuyorum sonra ağlayarak. Nöbetçi astsubayı buluyorum, derdimi anlatıyorum. Boyumdan büyük tekerlekleri olan, kamyon irisi bi alete bindirilerek evime yollanıyorum. Annemin tansiyonu yükselmiş (hipertansiyon hastası), komşular sokaklara dökülmüş (cep telefonu yok o zamanlar), babam 5 dkda bir beni soruyor evi arayıp... Annem bana bişey olsa ne yapacağını düşünüyor vs.vs. Küçük bir çocuğun yapabileceği, sıradan bir yaramazlık gibi gözüküyor olabilir bu. Eğer böyle geliyorsa (ki sorunlusunuz. genelde böyle görüyorlar), yanılıyorsunuz. Bu denklemde, hesaba katılmayan tek değer, babama 5-6 saat önceden yazılan nöbet. Olayın sıradan olmadığını gösteren tek şey bu. Bu siktiğimin nöbeti yüzünden bozuluyor herşey. Babamı değerli kılan, "sözünü tutmuyor"dan tutamıyora terfi ettiren tek şey bu.
Yıllar sonra, aşırı stres ve saçma sapan komutanların emirleri altında kalan babamın, değişken ruh halini telafi etmeye uğraşmak bana kalıyor. Kendi öz oğluna, doğumgününde yaşattıkları için ben özür diliyorum kardeşimden. Ben teselli ediyorum onu. Bana attığı fırçaları annem, anneme söylediği sözleri ben, kardeşime yaptıklarını biz, bize yaptıklarını kardeşim telafi etmeye çalışıyor...
Bütün bunları yaşadıktan sonra, sıradan bir insan olarak rica ediyorum; "böyle saçma şeylerle gelmeyin bana. asker olmayı, asker ailesi olmayı, asker çocuğu olmayı küçümsemeyin. yaşadıklarımızın bedeli, o kutu koladan kalan 50 kuruşa denk değil. bunun farkında olduğu için, asla asker olmamı istemedi babam. bunun farkında olduğum için asla asker olmak istemedim" diyorum. Bütün bunları yaşadıktan sonra Ceykıl olarak, "amınıza koyim orospu çocukları. biraz empati yapsanız en kötü ihtimalle insanlığa yaklaşırsınız, daha kötüsü olamaz" diyorum.
Bu yazıyı ne acıtasyon yapmak için, ne de en az kendim kadar sevdiğim babamı kötülemek için yazdım. Onu, içini görebilecek kadar uzun zamandır tanıyorum, yaptıklarının sebepleri olarak askerlik geçmişini göstermese de, sebebin bu olacağını bilecek kadar kendimi tanıyorum. Ben artık ne lojmanda yaşıyorum, ne de orduevine gidiyorum. Amacım sadece, askerlik kavramını bilmemkaç ay nöbet tutup, komutandan azar işitmek olarak gören kişilere olayların içinden bir bakış açısı sağlamak. Umarım siz veya çocuklarınız, 3 kuruş ucuza hizmet aldığını düşünerek, herhangi bir asker çocuğuna kendini bilmez bir söz sarfetmezsiniz. Umarım, biraz da olsun empati yapabilir, insanları yargılamadan önce, aynı koşullarda kendinizin yaşadığını varsayarak hareket edebilirsiniz.
Yıllar boyunca, 1 liralık kutu kolayı 50 kuruşa içtiğim için ağzıma sıçtılar. Yıllar boyunca, babam 8de evden çıktığı, 6 da eve döndüğü için annemin ağzına sıçtılar. Yıllar boyunca, 5 yıldızlı otel kıvamında orduevlerinde geceliği 10-15 liraya kaldığımız için, ağzımıza sıçtılar. Ama o insanlar, gece 12de karılarının koynuna girerken, babamın sabah 6ya kadar nöbet tuttuğunu düşünerek bize destek olmadılar. Ailecek pikniğe giderken, babamın son 5 aydır arazide, bez çadırın altında kaldığını düşünerek beni yanlarına almadılar.
Sadece kampları, lojmanları, ücretlerin düşüklüğünü düşündüler. Kendi odamda 1 tane posterim olmaması kimseyi etkilemedi. İnsanların beni adımla değil, babamla tanımasını, "bilmem kim yüzbaşının oğlu" demesini düşünmediler.
Bi akşam babam dedi ki; "haftaya çarşamba okuldan alırım seni, hep beraber yemeğe gideriz.". Haftaya çarşamba oldu, okuldan çıktım, servise binmedim ve babamı bekledim. Ben bekledim, babam gelmedi, ben bekledim, babam gelmedi. Okul kapanmak üzere, hava kararmış. Ben hala bekliyorum babam gelecek diye. Babam nöbetçiymiş o gün... Annem evde delirmiş, babam karargahta delirmiş... Ben babama sinirlenip ağlıyorum bi yandan, küfredemiyorum o zamanlar... Okula 1.5-2 km uzaklıktaki orduevine doğru koşuyorum sonra ağlayarak. Nöbetçi astsubayı buluyorum, derdimi anlatıyorum. Boyumdan büyük tekerlekleri olan, kamyon irisi bi alete bindirilerek evime yollanıyorum. Annemin tansiyonu yükselmiş (hipertansiyon hastası), komşular sokaklara dökülmüş (cep telefonu yok o zamanlar), babam 5 dkda bir beni soruyor evi arayıp... Annem bana bişey olsa ne yapacağını düşünüyor vs.vs. Küçük bir çocuğun yapabileceği, sıradan bir yaramazlık gibi gözüküyor olabilir bu. Eğer böyle geliyorsa (ki sorunlusunuz. genelde böyle görüyorlar), yanılıyorsunuz. Bu denklemde, hesaba katılmayan tek değer, babama 5-6 saat önceden yazılan nöbet. Olayın sıradan olmadığını gösteren tek şey bu. Bu siktiğimin nöbeti yüzünden bozuluyor herşey. Babamı değerli kılan, "sözünü tutmuyor"dan tutamıyora terfi ettiren tek şey bu.
Yıllar sonra, aşırı stres ve saçma sapan komutanların emirleri altında kalan babamın, değişken ruh halini telafi etmeye uğraşmak bana kalıyor. Kendi öz oğluna, doğumgününde yaşattıkları için ben özür diliyorum kardeşimden. Ben teselli ediyorum onu. Bana attığı fırçaları annem, anneme söylediği sözleri ben, kardeşime yaptıklarını biz, bize yaptıklarını kardeşim telafi etmeye çalışıyor...
Bütün bunları yaşadıktan sonra, sıradan bir insan olarak rica ediyorum; "böyle saçma şeylerle gelmeyin bana. asker olmayı, asker ailesi olmayı, asker çocuğu olmayı küçümsemeyin. yaşadıklarımızın bedeli, o kutu koladan kalan 50 kuruşa denk değil. bunun farkında olduğu için, asla asker olmamı istemedi babam. bunun farkında olduğum için asla asker olmak istemedim" diyorum. Bütün bunları yaşadıktan sonra Ceykıl olarak, "amınıza koyim orospu çocukları. biraz empati yapsanız en kötü ihtimalle insanlığa yaklaşırsınız, daha kötüsü olamaz" diyorum.
Bu yazıyı ne acıtasyon yapmak için, ne de en az kendim kadar sevdiğim babamı kötülemek için yazdım. Onu, içini görebilecek kadar uzun zamandır tanıyorum, yaptıklarının sebepleri olarak askerlik geçmişini göstermese de, sebebin bu olacağını bilecek kadar kendimi tanıyorum. Ben artık ne lojmanda yaşıyorum, ne de orduevine gidiyorum. Amacım sadece, askerlik kavramını bilmemkaç ay nöbet tutup, komutandan azar işitmek olarak gören kişilere olayların içinden bir bakış açısı sağlamak. Umarım siz veya çocuklarınız, 3 kuruş ucuza hizmet aldığını düşünerek, herhangi bir asker çocuğuna kendini bilmez bir söz sarfetmezsiniz. Umarım, biraz da olsun empati yapabilir, insanları yargılamadan önce, aynı koşullarda kendinizin yaşadığını varsayarak hareket edebilirsiniz.
Kulaklık, bütün kötülüklerin anasıdır
Uzun süre boyunca otobüsteki insanların benden nefret ettiğini düşünmeme sebep oldu mesela. Sesle falan alakası yok, kulakiçi kulaklık kullanıyorum 4-5 senedir. Otobüs bi frene basıyo, herkes bana bakıyo tip tip. Ulan niye bakıyolar bi türlü anlam veremiyorum, sarsıldıkça bana bakıyo ibneler. Rahatsız oluyorum doğal olarak, burnumda sümük mü var, çok mu iriyim, götüme sakız mı yapıştı falan diye düşünüyorum yol boyunca. Çok sonraları çözdüm olayı, kulaklığın tekini takmıştım o zaman. Otobüs fren yapınca zönk diye yamuluyorum ya, hah işte o an bağıra bağıra küfrediyomuşum. Otobüste durduk yere bağıra bağıra amınıza koysalar siz de tip tip bakarsınız tabi di mi? Kulaklık insanı sosyal çevreden alıkoyuyo, karizmasını mıncırıyo.
Arkadaşların arasını da açıyo bu meret. Örneğin şehirler arası yolculukta zerre konuşmam ben. Takarım kulaklığımı dönerim götümü dışarıyı seyrederim. Terminalde denk gelip de büyük bi hevesle yanımdaki koltuğa bilet almış, sonra yol boyunca gördüğü tüm direkleri yedi sülaleme monte etmiş arkadaşlarım var benim. Hayır, ben napabilirim onu anlamıyorum. Kulaklığın tekini veremem, kulakiçi kulaklık bu boru değil. Vıcık vıcık yemyeşil bişilerle doluyo sonra içi, tüm vücut sıvıları kulaklarından akıyo sanki. Aynı kulaklığı takınca sevişmiş kadar oluyoruz zaten... Ee 8 saat boyunca sohbet mi edicem? Oha ki ne oha.
Tek güzelliği, sokakta gezerken bulunduğunuz ekşına göre arkaplan müziği çaldığı hissi yaratması. Filmde gibi hissediyo insan kendini. Hızlı adımlarla giderken Prodigy - Invaders Must Die, kafa trilyon eve dönerken Zeki Müren - Şimdi Uzaklardasın falan çalınca gereksiz bi havaya giriyo insan. Sanki Prodigy çalarken üzerimdeki gömlek, siyah pardesüye dönüşmüş, karşıdan rüzgar esiyo, sokak başında külüstür bi amerikan otodan zenciler beni kesiyo falan. Veya Zeki Müren'le eve dönerken, arkamdan siyah ceketli, saçları bol jöleli kemancı ağbiler geliyo falan. Enteresan durumlar bunlar. Gereksiz, ama güzel.
Vel hasıl, kulaklık cins bi dalga. Gavur icadı işte, takmayın, taktırmayın. Taktırmayın ahaha.
Dikiz: Üstümde Sevişenler
Üstümde sevişenler diyince aklınıza kucak dansı falan gelmesin, zira ben üst katta, tam yatak odamın tepesinde sevişenlerden bahsediyorum.
Diyorum ki; yalnızsanız ve bir öğrenci apartmanında yaşıyorsanız hayat gerçekten çok zor (cedric üzerinden prim yapmak). Şu 1 yıllık süreç içerisinde, ben ve kapı komşum 60lık teyze hariç o kadar çok kişiyle aynı apartmanı paylaştım ki anlatamam (anlatırım aslında da, tek yazı yerine ayrı ayrı bissürü yazı yazmak daha bi cillop). Neyse, şimdi bu üstte sevişenler, sevişenlerin en rahatsız edici, en tahammül edilemez türüdür. "Kaç çeşit sevişen var ki?" diye sorarlar adama tabi, haklısınız. Kaç adet sevişgen olduğunu, yazının gidişatına göre, benim işkembeden sallama kapasiteme göre belirleycez merak etme.
Üstte sevişenler neden diğer türlerden daha çok koyar adama? Altta sevişenler o kadar umursanmaz, sesi sineye çekebilirsiniz ki çok sessiz takılanlar da olabiliyor (öğrenci apartmanında olmuyor tabi böyle bişey). Ama üstte sevişenleri bu türden ayıran şey, titreşimdir. Kıçımızdan uydurmuyoruz heralde, tamamen fiziksel kanunlara dayanarak yapıyoruz bu tespitleri. Eğer maruz kaldıysanız, mutlaka bilirsiniz bu kıpraşımı. İnsana grup seks hissi yaşatır, ama tatmin etmez. Öyle bi şeydir. Ki, gecenin 3ünde 4ünde olduğunda hiç bi espirisi kalmıyor. Sabahın 7sinde kalkıp okula gitmek durumundaysanız durum nötrlükten eksiye doğru kayıyor iyice.
Bu tür, monitörde yada önünüzde sevişenlerden de kötüdür. Monitörde takılanların amacı belli zaten de, önünüzde takılanlar zaten sizin tepkinize göre şekil alan tiplerdir. Amaç odur. Etkinsinizdir bu aktivitede (evet, aktivite), kişisel çıkarınız vardır. Ama, üstte sevişenler sizi soyutlar. Yokmuşsunuz gibi davranırlar. Bazen beni uyutmamak namına saat 3ü vurduğunda pozisyon aldıklarını bile düşünüyorum.
Bir de, üstte sevişen değil de üstte ön sevişen tipler vardır ki o daha bi küfredilecesi türdür. Evin, her türlü bölümünde erotik mesaj iletebilecek potansiyeldedirler. Gece 3te benimle aynı anda duş aldılar abi ya, daha ne olsun. "Koş koş, Ceykıl duş alıyo. Biz de 2 kişi girelim de içerlesin pezevenk" dediğine eminim ben o üstteki totoşun.
5 çeşit sevişen saydım ben. Evet, bundan sonra sevişenler bu 5 kategoriye dahil olmak durumundalar. Seç beğen, dahil ol.
Diyorum ki; yalnızsanız ve bir öğrenci apartmanında yaşıyorsanız hayat gerçekten çok zor (cedric üzerinden prim yapmak). Şu 1 yıllık süreç içerisinde, ben ve kapı komşum 60lık teyze hariç o kadar çok kişiyle aynı apartmanı paylaştım ki anlatamam (anlatırım aslında da, tek yazı yerine ayrı ayrı bissürü yazı yazmak daha bi cillop). Neyse, şimdi bu üstte sevişenler, sevişenlerin en rahatsız edici, en tahammül edilemez türüdür. "Kaç çeşit sevişen var ki?" diye sorarlar adama tabi, haklısınız. Kaç adet sevişgen olduğunu, yazının gidişatına göre, benim işkembeden sallama kapasiteme göre belirleycez merak etme.
Üstte sevişenler neden diğer türlerden daha çok koyar adama? Altta sevişenler o kadar umursanmaz, sesi sineye çekebilirsiniz ki çok sessiz takılanlar da olabiliyor (öğrenci apartmanında olmuyor tabi böyle bişey). Ama üstte sevişenleri bu türden ayıran şey, titreşimdir. Kıçımızdan uydurmuyoruz heralde, tamamen fiziksel kanunlara dayanarak yapıyoruz bu tespitleri. Eğer maruz kaldıysanız, mutlaka bilirsiniz bu kıpraşımı. İnsana grup seks hissi yaşatır, ama tatmin etmez. Öyle bi şeydir. Ki, gecenin 3ünde 4ünde olduğunda hiç bi espirisi kalmıyor. Sabahın 7sinde kalkıp okula gitmek durumundaysanız durum nötrlükten eksiye doğru kayıyor iyice.
Bu tür, monitörde yada önünüzde sevişenlerden de kötüdür. Monitörde takılanların amacı belli zaten de, önünüzde takılanlar zaten sizin tepkinize göre şekil alan tiplerdir. Amaç odur. Etkinsinizdir bu aktivitede (evet, aktivite), kişisel çıkarınız vardır. Ama, üstte sevişenler sizi soyutlar. Yokmuşsunuz gibi davranırlar. Bazen beni uyutmamak namına saat 3ü vurduğunda pozisyon aldıklarını bile düşünüyorum.
Bir de, üstte sevişen değil de üstte ön sevişen tipler vardır ki o daha bi küfredilecesi türdür. Evin, her türlü bölümünde erotik mesaj iletebilecek potansiyeldedirler. Gece 3te benimle aynı anda duş aldılar abi ya, daha ne olsun. "Koş koş, Ceykıl duş alıyo. Biz de 2 kişi girelim de içerlesin pezevenk" dediğine eminim ben o üstteki totoşun.
5 çeşit sevişen saydım ben. Evet, bundan sonra sevişenler bu 5 kategoriye dahil olmak durumundalar. Seç beğen, dahil ol.
That's fuckin' teamwork!
Dikkat ettim de, sürekli "arkadaş! böyle de olmaz ki.. hede hödö.. bıdı bıdı.." diye giriyorum bi kaç yazıdır mevzuya. Muhtemelen "mal galiba.." diyosunuzdur. Ama napayım? Anlatacak kimse yok, serzenecek yer arıyorum buraya yazıyorum. Yazık banaaağğğğğ... Şaka lan, yazık mazık değil vurun kahpeye! Oha bu da çok oldu :/ Neyse, sıradan olmayan, konuyla da alakalı olmayan bi girişten sonra mevzuya gelelim.
Şimdi ben bu aşk meşk olaylarında tarafların birbirlerine destek çıkması taraftarıyım tamam mı (taraflar maraflar... kuğl oldu bu cümle)? Nitekim, bi türlü bu konuda benimle aynı düşünceleri paylaşan bi hatun kişisine rastlayamadım abicim. Hayatıma şekil verdiğim, kıymetli tercihlerimi eleştirmeden "ben yanındayım" diyeni olmadı hiç. Ama her daim benim yanlarında olmam gerekti.
Bu mevzular çok garip mevzular zaten. Trip atar, kızarsın, "üstüme gelme" der. Yine trip atar, taktik değiştirip canım cicim dersin, o zaman da yavşak konumuna düşürür, erkek değilmişsin gibi hissettirir. "Ateşimiz söndü Necmi" der, "osurayım da canlansın" da diyemezsin. Ne lan bu?
Arkadaş, nasıl bi canlı türü kendisine kızılmasından, bağrılmasından hoşlanır ya? Ateşi harlayan şey benim küfürlerimse, hepinizle aşk yaşardık olm ("olm" bi hitap şekli, tercih değil)!
Son zamanlarda yaşadıklarım ve bu sabah dinlediğim "Tenacious D - Fuck her Gently" isimli şarkı beni bu düşüncelere sürükledi. o şarkıdan yola çıkarak bu kadar duygusal(!), bu kadar içten bi yazı yazabildiğim için tapıyorum bana. Şarkıyı dinleyin, düşüncelerinizi yazın lan siz de! MİM olsun bu size...
Mefallit'e teşekkürler...
Şimdi ben bu aşk meşk olaylarında tarafların birbirlerine destek çıkması taraftarıyım tamam mı (taraflar maraflar... kuğl oldu bu cümle)? Nitekim, bi türlü bu konuda benimle aynı düşünceleri paylaşan bi hatun kişisine rastlayamadım abicim. Hayatıma şekil verdiğim, kıymetli tercihlerimi eleştirmeden "ben yanındayım" diyeni olmadı hiç. Ama her daim benim yanlarında olmam gerekti.
Bu mevzular çok garip mevzular zaten. Trip atar, kızarsın, "üstüme gelme" der. Yine trip atar, taktik değiştirip canım cicim dersin, o zaman da yavşak konumuna düşürür, erkek değilmişsin gibi hissettirir. "Ateşimiz söndü Necmi" der, "osurayım da canlansın" da diyemezsin. Ne lan bu?
Arkadaş, nasıl bi canlı türü kendisine kızılmasından, bağrılmasından hoşlanır ya? Ateşi harlayan şey benim küfürlerimse, hepinizle aşk yaşardık olm ("olm" bi hitap şekli, tercih değil)!
Son zamanlarda yaşadıklarım ve bu sabah dinlediğim "Tenacious D - Fuck her Gently" isimli şarkı beni bu düşüncelere sürükledi. o şarkıdan yola çıkarak bu kadar duygusal(!), bu kadar içten bi yazı yazabildiğim için tapıyorum bana. Şarkıyı dinleyin, düşüncelerinizi yazın lan siz de! MİM olsun bu size...
Mefallit'e teşekkürler...
Elleri kolları boyalı bebek...
Geçenlerde enteresan bi tartışmaya denk geldim FriendFeed'de. Erkek insanı bi kişi, tatlı bi hatun fotoğrafı koymuş ve "aşık oldum" tarzı bir yazı yazmış (tatlı hatundu. ben de aşık oldum, kapıştık birbirimize girdik feed sahibiyle. şaka lan, iki tıka bakar yenisini bulmak ne tartışcaz). Neyse buraya kadar normal, hatunu beğenen erkekler, beğenmeyen hatunlar falan... Tamam beğenmezsin de, bok da atma şimdi güzelim kıza. 'Fotoşoplu'ymuş o resim. Valla mı lan, gözümüzden kaçmış bizim sağolasın. Öküz gibi bakıyomuş mesela. Hiç de öküz gibi bakmıyodu, doğal bi tatlılığı vardı. Yok efendim makyajlıymış nasıl doğal dermişiz. Benim doğal anlayışım bıyıklı kadınlardan ibaret değil, o bakımdan hatun gayet doğaldı.
İş iyice abardı, hatun kişiler 'ben daha güzelim' tribine girdi (yoo o kız daha güzeldi, çatlayın). Erkekler hep böyle kadınları seviyolarmış. Bunun bissürü gerekçesi vardır, mal gibi, amaçsız amaçsız böyle beklentiler içerisine girmiyoruz heralde.
Arkadaş, bi kere olayın fantastik bi boyutu var, hayali bi şey bu (bknz: akşama malzeme çıkması). Ulaşamadığına tapacaksın ki bi anlamı olsun, sahip olduktan sonra anlamı kalmıyor ki (herşey için geçerli bu. peşinden koşup da elde ettiğinizde siklemediğiniz insancıkları düşünün). Mesela ben kendimi zaman zaman çeşitli ünlü hatun kişilerle hayal ederim, güzeldir tavsiye ederim (tekrar bknz: akşama malzeme çıkması). Ayrıca hatunların 'Brad Pitt e aşık olma' hakkı var da, erkeklerin neden yok lan? Rica ediyorum kendinizi Megan Fox'la kıyaslamayın, üzülürsünüz. Gereksiz gereksiz 'benim neyim eksik, ben de güzelim ki' tribine girmeyin. Ben kendimi Brad Pitt'le karşılaştırıyo muyum? Adam her gece Angelina Jolie ile oynaşıyo lan bi kere, şartlar eşit değil! (anasını sattığımın dünyası...)
Sonra bi de temeline inmek lazım mevzunun. Fotoşopla parlatılmış, cerrahlarca modifiye edilmiş hatunlarla büyüdük lan biz. Naughty America'nın, Bang Bros'un çocuklarıyız (mecaz anlamda dedim, başka yere çekme bozuşuruz) dostum biz! Yeşilçam'ın erotik filmleriyle büyümedik ki senin baban gibi. Beklentilerimiz doğa üstü olmaya alıştı bi kere, suç bizim mi? Ya da babam 70-80 model Penthouse'larını bana verdi de ben mi bakmadım? Hayret bişey...
Demem o ki; madem bi tez atıyorsunuz ortaya, azcık düşünüp atın da çürütmesi dakikalar almasın. Olayı derinlemesine düşünün, empati yapın. Hiç olmadı karşı tarafın duygu ve düşüncelerini öğrenmeye çalışın (Aferin lan, bak buraya kadar geldiğine göre iyi bi başlangıç yapmışsın)
Bilmeyen hatunlar için: akşama malzeme çıkması
İş iyice abardı, hatun kişiler 'ben daha güzelim' tribine girdi (yoo o kız daha güzeldi, çatlayın). Erkekler hep böyle kadınları seviyolarmış. Bunun bissürü gerekçesi vardır, mal gibi, amaçsız amaçsız böyle beklentiler içerisine girmiyoruz heralde.
Arkadaş, bi kere olayın fantastik bi boyutu var, hayali bi şey bu (bknz: akşama malzeme çıkması). Ulaşamadığına tapacaksın ki bi anlamı olsun, sahip olduktan sonra anlamı kalmıyor ki (herşey için geçerli bu. peşinden koşup da elde ettiğinizde siklemediğiniz insancıkları düşünün). Mesela ben kendimi zaman zaman çeşitli ünlü hatun kişilerle hayal ederim, güzeldir tavsiye ederim (tekrar bknz: akşama malzeme çıkması). Ayrıca hatunların 'Brad Pitt e aşık olma' hakkı var da, erkeklerin neden yok lan? Rica ediyorum kendinizi Megan Fox'la kıyaslamayın, üzülürsünüz. Gereksiz gereksiz 'benim neyim eksik, ben de güzelim ki' tribine girmeyin. Ben kendimi Brad Pitt'le karşılaştırıyo muyum? Adam her gece Angelina Jolie ile oynaşıyo lan bi kere, şartlar eşit değil! (anasını sattığımın dünyası...)
Sonra bi de temeline inmek lazım mevzunun. Fotoşopla parlatılmış, cerrahlarca modifiye edilmiş hatunlarla büyüdük lan biz. Naughty America'nın, Bang Bros'un çocuklarıyız (mecaz anlamda dedim, başka yere çekme bozuşuruz) dostum biz! Yeşilçam'ın erotik filmleriyle büyümedik ki senin baban gibi. Beklentilerimiz doğa üstü olmaya alıştı bi kere, suç bizim mi? Ya da babam 70-80 model Penthouse'larını bana verdi de ben mi bakmadım? Hayret bişey...
Demem o ki; madem bi tez atıyorsunuz ortaya, azcık düşünüp atın da çürütmesi dakikalar almasın. Olayı derinlemesine düşünün, empati yapın. Hiç olmadı karşı tarafın duygu ve düşüncelerini öğrenmeye çalışın (Aferin lan, bak buraya kadar geldiğine göre iyi bi başlangıç yapmışsın)
Bilmeyen hatunlar için: akşama malzeme çıkması
Kendimi dikizledim, CH de ayna tuttu...
İkinci defa kendimi dikizledim. İlk seferinden farkı; bu kez Cihan Kaloğlu'nun aynayı tutan kişi olması.
- Fırsatlar üzerine…
Karşına çıkan küçük fırsatların kaçının hakkını verebildin hiç sorabildin mi kendine? Ruhunu okşayan o saniyeleri elinden kaçırmadan kaç kez sarabildin?Sonrasında ah keşke demediğin kaç fırsat var ellerinde? Geceleri sarılıp sarılıp uyuduğun kaç mutluluk var?
Ailemle ilgili olan hemen her fırsatı değerlendirdim. Annemle gecenin 4ünde denize de girdim, babamla pavyona da gittim, kardeşimle arabaya atlayıp piyasa da yaptım. Onlarla yakınlaşmak, ilişkimizde limit olmadığını ifade etmek namına çoğu insanın ayıp, kötü, tu kaka diye nitelendirdiği şeylerin hepsini yaptım. Hatun kişiyle erkek insanı arkadaş olamaz denilmesine rağmen, kardeş bellediğim kız arkadaşlarım da oldu, hala da varlar. Şöyle bir baktığım zaman, onlar için yaptığım ufak şeyler bugün sorgusuz sualsiz her daim sığınabileceğim limanları inşaa etmiş. Elbette göremediğim, kaçırdığım fırsatlar da olmuştur, ki değerlendirdiğim tüm fırsatlar ailem ve aileden sayabileceğim kişilerle sınırlı olduğuna göre, evet kaçırdığım fırsatlar olmuş.
- Zorluklar üzerine…
Susup düşünmek mi zor, konuşup saçmalamak mı? Gidip de dönmemek mi zor, kalıp da yol gözlemek mi? Sorgulamak mı zor, yoksa kayıtsız kabullenmek mi? Giden mi terkeden aslında, yoksa kalan mı?
Susup düşünmek her zaman daha zor bence. Geçen 1 senelik zaman içerisinde düşünecek o kadar çok vaktim oldu ki. Anti-sosyal bi kişiliğe büründüm sonuç olarak. Konuşup saçmalayanlardan tiksindim.
Olaya kendi açımdan bakacağım için, gidip de dönmemek zor. Geride kalanı, eğer orda olsaydım herşeyin daha farklı olabileceği ihtimalini düşünmek gerçekten çok zor. Kalıp da yol gözleyen içinde zordur muhtemelen. Cevap verirken kendi açımdan bakmadım mı ben olaya ? :)
Benim olayımda kalan terkeden oldu. Hatta terkettiği için kaldı da, ben geldim Eskişehir'e. Terketmeseydi gitmezdim, böylelikle bu soru hakkında zerre fikrim olmazdı, mutlu olurdum yani.
- Özeleştiri üzerine…
”Özeleştiri” kağıt kesiği gibi can yakabilir bazen… Mazeret üretmeden bitirebildiğin var mı?
Özeleştirinin can yakabilmesi için, kişinin geçmiş zamanda yaptığı şeyi şimdiki zamanda yalanlaması, haksız görmesi lazım. Anca o zaman can yakar. Geçmişte yaptığım ve haksız olduğumu düşündüğüm şeyler var elbette. Ama hiç biri canımı yakmadı. O hatalar, yıllarca birlikte yaşadığım anne ve babamdan aldığım, önüne geçemediğim, çok da üzerinde düşünmediğim özelliklerimin ürünü. İnat, gurur vb. şeyler...
- Fırsatlar üzerine…
Karşına çıkan küçük fırsatların kaçının hakkını verebildin hiç sorabildin mi kendine? Ruhunu okşayan o saniyeleri elinden kaçırmadan kaç kez sarabildin?Sonrasında ah keşke demediğin kaç fırsat var ellerinde? Geceleri sarılıp sarılıp uyuduğun kaç mutluluk var?
Ailemle ilgili olan hemen her fırsatı değerlendirdim. Annemle gecenin 4ünde denize de girdim, babamla pavyona da gittim, kardeşimle arabaya atlayıp piyasa da yaptım. Onlarla yakınlaşmak, ilişkimizde limit olmadığını ifade etmek namına çoğu insanın ayıp, kötü, tu kaka diye nitelendirdiği şeylerin hepsini yaptım. Hatun kişiyle erkek insanı arkadaş olamaz denilmesine rağmen, kardeş bellediğim kız arkadaşlarım da oldu, hala da varlar. Şöyle bir baktığım zaman, onlar için yaptığım ufak şeyler bugün sorgusuz sualsiz her daim sığınabileceğim limanları inşaa etmiş. Elbette göremediğim, kaçırdığım fırsatlar da olmuştur, ki değerlendirdiğim tüm fırsatlar ailem ve aileden sayabileceğim kişilerle sınırlı olduğuna göre, evet kaçırdığım fırsatlar olmuş.
- Zorluklar üzerine…
Susup düşünmek mi zor, konuşup saçmalamak mı? Gidip de dönmemek mi zor, kalıp da yol gözlemek mi? Sorgulamak mı zor, yoksa kayıtsız kabullenmek mi? Giden mi terkeden aslında, yoksa kalan mı?
Susup düşünmek her zaman daha zor bence. Geçen 1 senelik zaman içerisinde düşünecek o kadar çok vaktim oldu ki. Anti-sosyal bi kişiliğe büründüm sonuç olarak. Konuşup saçmalayanlardan tiksindim.
Olaya kendi açımdan bakacağım için, gidip de dönmemek zor. Geride kalanı, eğer orda olsaydım herşeyin daha farklı olabileceği ihtimalini düşünmek gerçekten çok zor. Kalıp da yol gözleyen içinde zordur muhtemelen. Cevap verirken kendi açımdan bakmadım mı ben olaya ? :)
Benim olayımda kalan terkeden oldu. Hatta terkettiği için kaldı da, ben geldim Eskişehir'e. Terketmeseydi gitmezdim, böylelikle bu soru hakkında zerre fikrim olmazdı, mutlu olurdum yani.
- Özeleştiri üzerine…
”Özeleştiri” kağıt kesiği gibi can yakabilir bazen… Mazeret üretmeden bitirebildiğin var mı?
Özeleştirinin can yakabilmesi için, kişinin geçmiş zamanda yaptığı şeyi şimdiki zamanda yalanlaması, haksız görmesi lazım. Anca o zaman can yakar. Geçmişte yaptığım ve haksız olduğumu düşündüğüm şeyler var elbette. Ama hiç biri canımı yakmadı. O hatalar, yıllarca birlikte yaşadığım anne ve babamdan aldığım, önüne geçemediğim, çok da üzerinde düşünmediğim özelliklerimin ürünü. İnat, gurur vb. şeyler...
Kendimi dikizledim
Bu sefer kendimi dikizledim, "neyim lan ben?" dedim. İnceledim, gözlem yaptım. Cevaplar buldum gibi oldu. Cevap olmasalar bile bişeyler çıktı işte ortaya. Sonuçtur heralde onlar da?
İstanbul doğumlu olmama rağmen 2 kere gittim İstanbul'a. Biri lisede okul gezisiydi, diğeri de İstanbul bile değildi. Tuzla'ydı.
Stewie Griffin'i çok severim. Onun gibi bi çocuğum olsun, birlikte seksi partiler verelim isterim hep. Kapı önü teyzelerine 'Burn in hell!' derdik beraber.
Hiç bir şarkıcının tüm şarkılarını bilmem. Hatta, en sevdiğim şarkılarının hangi albüme ait olduğunu bile bilmem. Gereksiz bi ayrıntı gibi gelir hep. Ona rağmen çok severim müzik dinlemeyi. Lise 2 ve 3'de kulaklıkla mutualist bi ilişkimiz olmuştu. Ben onu sıcak tutuyordum, o da tıpkı filmlerdeki gibi background müziği veriyordu.
Küfürlü konuşmayı severim, küfürlü konuşanları da kendime yakın hissederim. Kemik ve lombak okuyarak büyüdüm ben. Heryerde küfretmem tabi. Mesela yöneticisi olduğum forumda, argo bile kullanmıyorum. Bok dahi demedim lan, o derece.
Tam bi couch potatoyumdur. Kanepemden kalkmam, birlikte yaşarız. Hatta bi ara yatağa bile gitmiyordum, abarttığımı düşündüm, yatağımda uyumaya karar verdim. Öyle 'hacı böyle bi yarım saat kendimi sokaklara vurmazsam ölecekmişim gibi geliyo' tipinde bi insan değilim. 8-10 paket sigara, ekmek, yumurta falan alıp 1 hafta evden çıkmadığım olmuştur. Özellikle haftasonları cok sık yaparım bunu.
Alkolü severim. Seven bir aileden geliyorum, ben de seviyorum o yüzden. En çok viskiye bayılırım, ondan sonra bira gelir. Öğrencilik dolayısıyla viski içtiğim zamanlar sayılıdır. Belki de az içtiğim için seviyorumdur, olabilir. Vodka başımı ağrıtıyor ama onu biliyorum.
Küçükken veteriner olmak istiyordum. 6-7 yaşından beri ailevi olayların hepsini anlattıkları için, insan ilişkilerinin zor olduğunu biliyordum. Ergenlikte sevmeye başladım insanları, fakat son 1 sene içerisinde anti-sosyal bi insan oldum. Gurur duymuyorum, ama gocunmuyorum da. Salak geliyorlar ya da ben salağım. Bilmiyorum, uyum sağlayana kadar böyle gider heralde. Olacağına varır diyip yaşıyorum öyle.
Veteriner olmadım tabi ki. Bi bok olmadım aslında daha. Anadolu Üniversitesi'nde istatistik okuyorum, onu da okumuyorum gerçi. Hazırlığı yeni bitirdim. İstatistik sikimde değil, web programcısıyım ben. Coderım, PHP coderım hatta. Bi' gün zengin olucam biliyorum. 40 yaşındayken emekli olup Bodrum'a yerleşicem. Annem babam Bodrumlu bu arada, teknik açıdan ben de öyleyim. Öğlen uyanıp, yatımla açılıcam denize, bütün gün içip içip yüzücem. Evet yat da alıcam. Yatım da olacak katım da.
Sanattan anlamam. Daha doğrusu o şekilde bir bilgi birikimim yok. Bana hitap edeni severim, etkiliyorsa ne ala. Herkes seviyo diye bişeyi sevmem, ben seviyorum diye herkes sevmiyo zaten.
Hatun kişilerle hep samimi dost oldum. İlişki yürütmeyi beceremedim. Duyguya düşünce karıştırınca olmuyor onu anladım, ama hep 'ulan daha yaşım kaç başım kaç? bu son olmayacak ki' diye düşünüp son kullanma tarihi belirlemekten kendimi alamadım. Olmadı dolayısıyla. Oldu gibi geleni de olmadı. O yüzden 30lu yaşlardaki 'love sucks!' triplerinde takılan, inceden orta yaş bunalımındaki kadın ve erkek insanlarının bloglarını okuyup bişeyler öğrenmeye çalışırım. Öyle yeni yetme gelin gibi herkesi 'başka' sanmayayım diye.
Sorumluluk almanın köpek beslemek, kedinin kakasını temizlemek olduğunu sandığım zamanları çok özlerim. Fatura, yemek falan zor işler. Buna rağmen tek başıma yaşıyorum ve seviyorum yalnız yaşamayı. Herşeyin benim elimde olması ne kadar kötüyse o kadar güzel çünkü.
7 yaşımdan beri süt içmem. Peynir de yemem. Sadece erimiş kaşar ve Bodrum çökeleği yiyebiliyorum. Bi tercih değil, vücudum kabul etmiyor (anladın sen onu). 40 yaşında kemiklerim eriyecek, menepoz teyzeler gibi kase kase yoğurt yemek zorunda kalıcam lanet olsun. Olsun belki zenginlerin kemikleri erimiyordur. Öğrenicez.
"Aşk mı kariyer mi?" sorusuna "aşk" diye cevap veririm. Beynim benim nasıl olsa, elbet bi gün kariyer yaparım. "Aşk beklemez" deyip koşar giderim. Onun mal mal beklediğini görünce sinirlenir, geldiğim yöne koşarım.
Kimse mimlemez beni. Ben de kimseyi mimlemem ödeşiriz. Evet, intikam almayı severim. Unutmam, unutmuş gibi de yapmam. Hep başına kakarım, laf sokarım. Artizimdir, ama olmayan şeye güvenemem. Var ki konuşuyorum. Bi tek bizim avukatcana laf sokamıyorum. 3-4 yıllık avukat tabi boru değil. Onu gördükçe sayısal öğrencisi olmama rağmen "hukuk mu okusaydım lan?" derim. İzmir'e her gittiğimde görüşürüz, hacize gittiği fukaraları anlatır bana. İyi birisi aslında, her görüştüğümüzde ince ince hukuki haklarımı öğrenirim. Cinayet işlersem nasıl yırtarım, ilerde boşanırsam nasıl mal kaçırırım gibi soruların cevabını çoktan öğrendim. Bi hayatın anlamını anlatmadı, onun da hukukla değil felsefeyle alakası var sanırım. Onu da anlatır bi gün, biliyorum.
MSN'de onu bunu öpeceğim zaman (K) yaparım. O çıkan hatun kişi dudağına tav olurum. Ben yolladığım zaman tabi. Erkeksi öpücük smileyim olmadığı için sineye çekerim, bb der geçerim.
Film izlemeyi çok severim. Sadece sigara paramı düşündüğüm zamanlar bol bol sinemaya giderdim, artık o bana geliyo. Sinemada izlemeyi pek sevmiyorum artık zaten, izlemeyi beceremeyenlerden sıkıldım. Paraya yazık oluyor. Her erkeğin hayali bi plazma + home theatre alıp kendimi aylarca eve kapatıcam zengin olunca.
Öyle işte... Hayatımda yazdığım en detaylı 'hakkında' sayfası oldu lan bu. Yehh!..
İstanbul doğumlu olmama rağmen 2 kere gittim İstanbul'a. Biri lisede okul gezisiydi, diğeri de İstanbul bile değildi. Tuzla'ydı.
Stewie Griffin'i çok severim. Onun gibi bi çocuğum olsun, birlikte seksi partiler verelim isterim hep. Kapı önü teyzelerine 'Burn in hell!' derdik beraber.
Hiç bir şarkıcının tüm şarkılarını bilmem. Hatta, en sevdiğim şarkılarının hangi albüme ait olduğunu bile bilmem. Gereksiz bi ayrıntı gibi gelir hep. Ona rağmen çok severim müzik dinlemeyi. Lise 2 ve 3'de kulaklıkla mutualist bi ilişkimiz olmuştu. Ben onu sıcak tutuyordum, o da tıpkı filmlerdeki gibi background müziği veriyordu.
Küfürlü konuşmayı severim, küfürlü konuşanları da kendime yakın hissederim. Kemik ve lombak okuyarak büyüdüm ben. Heryerde küfretmem tabi. Mesela yöneticisi olduğum forumda, argo bile kullanmıyorum. Bok dahi demedim lan, o derece.
Tam bi couch potatoyumdur. Kanepemden kalkmam, birlikte yaşarız. Hatta bi ara yatağa bile gitmiyordum, abarttığımı düşündüm, yatağımda uyumaya karar verdim. Öyle 'hacı böyle bi yarım saat kendimi sokaklara vurmazsam ölecekmişim gibi geliyo' tipinde bi insan değilim. 8-10 paket sigara, ekmek, yumurta falan alıp 1 hafta evden çıkmadığım olmuştur. Özellikle haftasonları cok sık yaparım bunu.
Alkolü severim. Seven bir aileden geliyorum, ben de seviyorum o yüzden. En çok viskiye bayılırım, ondan sonra bira gelir. Öğrencilik dolayısıyla viski içtiğim zamanlar sayılıdır. Belki de az içtiğim için seviyorumdur, olabilir. Vodka başımı ağrıtıyor ama onu biliyorum.
Küçükken veteriner olmak istiyordum. 6-7 yaşından beri ailevi olayların hepsini anlattıkları için, insan ilişkilerinin zor olduğunu biliyordum. Ergenlikte sevmeye başladım insanları, fakat son 1 sene içerisinde anti-sosyal bi insan oldum. Gurur duymuyorum, ama gocunmuyorum da. Salak geliyorlar ya da ben salağım. Bilmiyorum, uyum sağlayana kadar böyle gider heralde. Olacağına varır diyip yaşıyorum öyle.
Veteriner olmadım tabi ki. Bi bok olmadım aslında daha. Anadolu Üniversitesi'nde istatistik okuyorum, onu da okumuyorum gerçi. Hazırlığı yeni bitirdim. İstatistik sikimde değil, web programcısıyım ben. Coderım, PHP coderım hatta. Bi' gün zengin olucam biliyorum. 40 yaşındayken emekli olup Bodrum'a yerleşicem. Annem babam Bodrumlu bu arada, teknik açıdan ben de öyleyim. Öğlen uyanıp, yatımla açılıcam denize, bütün gün içip içip yüzücem. Evet yat da alıcam. Yatım da olacak katım da.
Sanattan anlamam. Daha doğrusu o şekilde bir bilgi birikimim yok. Bana hitap edeni severim, etkiliyorsa ne ala. Herkes seviyo diye bişeyi sevmem, ben seviyorum diye herkes sevmiyo zaten.
Hatun kişilerle hep samimi dost oldum. İlişki yürütmeyi beceremedim. Duyguya düşünce karıştırınca olmuyor onu anladım, ama hep 'ulan daha yaşım kaç başım kaç? bu son olmayacak ki' diye düşünüp son kullanma tarihi belirlemekten kendimi alamadım. Olmadı dolayısıyla. Oldu gibi geleni de olmadı. O yüzden 30lu yaşlardaki 'love sucks!' triplerinde takılan, inceden orta yaş bunalımındaki kadın ve erkek insanlarının bloglarını okuyup bişeyler öğrenmeye çalışırım. Öyle yeni yetme gelin gibi herkesi 'başka' sanmayayım diye.
Sorumluluk almanın köpek beslemek, kedinin kakasını temizlemek olduğunu sandığım zamanları çok özlerim. Fatura, yemek falan zor işler. Buna rağmen tek başıma yaşıyorum ve seviyorum yalnız yaşamayı. Herşeyin benim elimde olması ne kadar kötüyse o kadar güzel çünkü.
7 yaşımdan beri süt içmem. Peynir de yemem. Sadece erimiş kaşar ve Bodrum çökeleği yiyebiliyorum. Bi tercih değil, vücudum kabul etmiyor (anladın sen onu). 40 yaşında kemiklerim eriyecek, menepoz teyzeler gibi kase kase yoğurt yemek zorunda kalıcam lanet olsun. Olsun belki zenginlerin kemikleri erimiyordur. Öğrenicez.
"Aşk mı kariyer mi?" sorusuna "aşk" diye cevap veririm. Beynim benim nasıl olsa, elbet bi gün kariyer yaparım. "Aşk beklemez" deyip koşar giderim. Onun mal mal beklediğini görünce sinirlenir, geldiğim yöne koşarım.
Kimse mimlemez beni. Ben de kimseyi mimlemem ödeşiriz. Evet, intikam almayı severim. Unutmam, unutmuş gibi de yapmam. Hep başına kakarım, laf sokarım. Artizimdir, ama olmayan şeye güvenemem. Var ki konuşuyorum. Bi tek bizim avukatcana laf sokamıyorum. 3-4 yıllık avukat tabi boru değil. Onu gördükçe sayısal öğrencisi olmama rağmen "hukuk mu okusaydım lan?" derim. İzmir'e her gittiğimde görüşürüz, hacize gittiği fukaraları anlatır bana. İyi birisi aslında, her görüştüğümüzde ince ince hukuki haklarımı öğrenirim. Cinayet işlersem nasıl yırtarım, ilerde boşanırsam nasıl mal kaçırırım gibi soruların cevabını çoktan öğrendim. Bi hayatın anlamını anlatmadı, onun da hukukla değil felsefeyle alakası var sanırım. Onu da anlatır bi gün, biliyorum.
MSN'de onu bunu öpeceğim zaman (K) yaparım. O çıkan hatun kişi dudağına tav olurum. Ben yolladığım zaman tabi. Erkeksi öpücük smileyim olmadığı için sineye çekerim, bb der geçerim.
Film izlemeyi çok severim. Sadece sigara paramı düşündüğüm zamanlar bol bol sinemaya giderdim, artık o bana geliyo. Sinemada izlemeyi pek sevmiyorum artık zaten, izlemeyi beceremeyenlerden sıkıldım. Paraya yazık oluyor. Her erkeğin hayali bi plazma + home theatre alıp kendimi aylarca eve kapatıcam zengin olunca.
Öyle işte... Hayatımda yazdığım en detaylı 'hakkında' sayfası oldu lan bu. Yehh!..
Kapı önü teyzesi
Nasıl boş beleş bi' insan türüdür yarabbim o kapı önü teyzeleri? Çok merak ediyorum bu kadınlar hiç mi ev işi yapmıyorlar? Sabah 10da bakkala giderken de ordalar, gece 11de dışarı çıktığımda da...
Gider gelirken inceden dikizledim teyzeleri; neler yapıyorlar, nasıl insanlar falan diye. Böyle belli başlı kuralları, raconları var. Mesela, minimum 4 kişi oturuyorlar genelde. Daha az olanları, genelde pencereden pencereye yada pencereden sokağa doğru -kısa zamanlı- ilişkilerden oluşuyor. O minimum 4 kişilik grupta genelde 1 tane kaynana kıvamında teyze oluyor. Diğerlerinin normal teyze olması, hatta zaman zaman 16-17 yaşında kızların da olması bu türün 'alaylı' olarak yetiştiğini kanıtlıyor bizlere.
Yaşlılar plastik sandalyede otururken, bu 16-17 yaşındaki ve kısmen genç sayılabilecek tipler, 'gencim ben, motor bozulsa bile çabuk toparlanırım' imasıyla inadına betona dağa taşa oturuyorlar.
Yaş bakımından geniş bir yelpazeye sahip olmaları, hiyerarşik düzenlerinin bulunduğunu gösteriyor. En genci çekirdek servisi yapıyor, çayları tazeliyor falan. Garibim 16lık kız, mahalle dedikodularından bi haber bitiriyor toplantıyı :( Bu dedikodu olayını cok merak ediyorum, pek merak ederim öyle şeyleri. Tanımadığım etmediğim insanları çekiştirmeye bayılırım. Bi' gün bende giyicem terliklerimi, sallama çayımla gidicem yanlarına. Hep önlerinden geçtim, hep 'cık cık cıkkkk, uzun saç, küpe... cık cık cıkkkk' laflarına maruz kaldım, biraz da ben laf atıcam geçenlere. Laflara maruz kaldım diyosam bu o cık cıkları duyup, tamamen benim varsayımlarımın ürünüdür, yanlış anlaşılmasın. Zira kimse laf atmaz bana; 1.90 boy, 100 kilo adamım, kontrolsüz güç gibi dolaşıyorum sokaklarda :))
Bu kadar dikizleyebildim. Kamufle olup aralarına sızmak lazım daha detaylı bi döküman çıkartabilmek için. O da benim için çok zor. Eğer varsa bu türle vakit geçirme fırsatı yakalamış arkadaşlar, okumaktan keyif duyarım. Gerçekten enteresan canlılar...
Gider gelirken inceden dikizledim teyzeleri; neler yapıyorlar, nasıl insanlar falan diye. Böyle belli başlı kuralları, raconları var. Mesela, minimum 4 kişi oturuyorlar genelde. Daha az olanları, genelde pencereden pencereye yada pencereden sokağa doğru -kısa zamanlı- ilişkilerden oluşuyor. O minimum 4 kişilik grupta genelde 1 tane kaynana kıvamında teyze oluyor. Diğerlerinin normal teyze olması, hatta zaman zaman 16-17 yaşında kızların da olması bu türün 'alaylı' olarak yetiştiğini kanıtlıyor bizlere.
Yaşlılar plastik sandalyede otururken, bu 16-17 yaşındaki ve kısmen genç sayılabilecek tipler, 'gencim ben, motor bozulsa bile çabuk toparlanırım' imasıyla inadına betona dağa taşa oturuyorlar.
Yaş bakımından geniş bir yelpazeye sahip olmaları, hiyerarşik düzenlerinin bulunduğunu gösteriyor. En genci çekirdek servisi yapıyor, çayları tazeliyor falan. Garibim 16lık kız, mahalle dedikodularından bi haber bitiriyor toplantıyı :( Bu dedikodu olayını cok merak ediyorum, pek merak ederim öyle şeyleri. Tanımadığım etmediğim insanları çekiştirmeye bayılırım. Bi' gün bende giyicem terliklerimi, sallama çayımla gidicem yanlarına. Hep önlerinden geçtim, hep 'cık cık cıkkkk, uzun saç, küpe... cık cık cıkkkk' laflarına maruz kaldım, biraz da ben laf atıcam geçenlere. Laflara maruz kaldım diyosam bu o cık cıkları duyup, tamamen benim varsayımlarımın ürünüdür, yanlış anlaşılmasın. Zira kimse laf atmaz bana; 1.90 boy, 100 kilo adamım, kontrolsüz güç gibi dolaşıyorum sokaklarda :))
Bu kadar dikizleyebildim. Kamufle olup aralarına sızmak lazım daha detaylı bi döküman çıkartabilmek için. O da benim için çok zor. Eğer varsa bu türle vakit geçirme fırsatı yakalamış arkadaşlar, okumaktan keyif duyarım. Gerçekten enteresan canlılar...
FriendFeed Arena (yeni çıktı :))
FriendFeed'e takılmaya başlayalı 1,5 ayı geçmiştir heralde. Facebook'un bokluğu, forumların bayatlığı falan baymıştı ki, ffdeki o girişimci insanlar, 15inden 40lı yaşlara kadar ki reklamcısı, programcısı, ilgimi çekecek hertürlü bilmemnecisi falan, çok sarmıştı. Hala sarıyor da, artık onlar farklı şeylere sarıyorlar.
Dün gece mesela, deli bi abla regl dönemindeyken, (bu virgül çok ölümcül bir yerde, iyiki unutmamışım) erkeklerin kadınlara karşı olan sözde umursamazlığını falan yazmış. Böyle 40-50-60... falan yorum yapılmış, ateşli hardcore bi' tartışma başlamış falan. Oturdum hepsini okudum, arada bi tane amcam çekti dikkatimi. Epey bi kinlenmiş, çok çekmiş bu pms dalgasından. Böyle bissürü dişiye karşı tek başına savaşıyor siperlerde. İlgiyle takip ettim kendisini. Ha bi de, isimsiz cisimsiz sadece rumuzlu bi bağyan da erkekleri savunmuş (bknz: farklı olmaya çalışarak prim yapmak).
Kısır döngü tartışmalar var hep ffde. Tartışma dediğinin şey, sonuç vermiyorsa uzatmayacaksın arkadaşım. Anca, benim gibi ortalığın kızışmasını izleyerek zevk alan zevksizleri şeyedersin o kadar. Ciddi anlamda da, zevk alıyorum bu olaydan. Onlar orda sinirleniyorlar, hararetli hararetli savaşıyorlar falan, ben de monitör başında zevke geliyorum. Vardır benim gibiler muhtemelen. Suya sabuna dokunmadan, sadece izleyenler.
Mesela bi de şey mevzusu var; "müslüman vs. ateist"... Uçanbalık da yazmış bu mevzuyla ilgili bişeyler. Bu mevzu tartışma sürekliliği olan ve asla sonuca varamayan bir mevzudur. Derdini anlatamadığınla tartışmayacaksın o zaman genç! Sinirlendiğinle, paralandığınla kalırsın. Sonuçta amaç bi fikir alışverişiyse (ki bu tartışmalarda alışverişten ziyade veriştir amaç) fikrini alamayanla ya da fikrini alamadığınla yüz-göz olmayacaksın. Mesela şuna çok nadir rastlanır bu tartışmalarda; "hakkaten, mantıklı düşününce haklısın be ateistcan. ama inanç bu, ben inanıyorum, mantık aramıyorum." yada şuna; "valla müslümancım, ben de isterdim direk kabulleneyim ama olmuyor. ille mantık sokuyorum, çelişiyorum. ama bak sen inanıyosun mesela, sözüm yok sana". Bi de türban olayı var ki, o daha da beter. Müslümanları bile ikiye bölüyor.
Pek bi garip bu ara friendfeed. Takip edenim yok ama ben 5 dkda bir 'noluyo burda' tripleriyle bakıyorum alayına. Gündüzleri pek güzel pek faydalı oluyor, iyi dilekler, işe yarar öneriler, yeni yeni şeyler falan. Ama geceleri de er meydanına dönüyor ortam, al eline çiğdemi çitle dur monitör karşısında...
Geceleri kişilik değiştiren bi ben değilim sanırsam :)
Dün gece mesela, deli bi abla regl dönemindeyken, (bu virgül çok ölümcül bir yerde, iyiki unutmamışım) erkeklerin kadınlara karşı olan sözde umursamazlığını falan yazmış. Böyle 40-50-60... falan yorum yapılmış, ateşli hardcore bi' tartışma başlamış falan. Oturdum hepsini okudum, arada bi tane amcam çekti dikkatimi. Epey bi kinlenmiş, çok çekmiş bu pms dalgasından. Böyle bissürü dişiye karşı tek başına savaşıyor siperlerde. İlgiyle takip ettim kendisini. Ha bi de, isimsiz cisimsiz sadece rumuzlu bi bağyan da erkekleri savunmuş (bknz: farklı olmaya çalışarak prim yapmak).
Kısır döngü tartışmalar var hep ffde. Tartışma dediğinin şey, sonuç vermiyorsa uzatmayacaksın arkadaşım. Anca, benim gibi ortalığın kızışmasını izleyerek zevk alan zevksizleri şeyedersin o kadar. Ciddi anlamda da, zevk alıyorum bu olaydan. Onlar orda sinirleniyorlar, hararetli hararetli savaşıyorlar falan, ben de monitör başında zevke geliyorum. Vardır benim gibiler muhtemelen. Suya sabuna dokunmadan, sadece izleyenler.
Mesela bi de şey mevzusu var; "müslüman vs. ateist"... Uçanbalık da yazmış bu mevzuyla ilgili bişeyler. Bu mevzu tartışma sürekliliği olan ve asla sonuca varamayan bir mevzudur. Derdini anlatamadığınla tartışmayacaksın o zaman genç! Sinirlendiğinle, paralandığınla kalırsın. Sonuçta amaç bi fikir alışverişiyse (ki bu tartışmalarda alışverişten ziyade veriştir amaç) fikrini alamayanla ya da fikrini alamadığınla yüz-göz olmayacaksın. Mesela şuna çok nadir rastlanır bu tartışmalarda; "hakkaten, mantıklı düşününce haklısın be ateistcan. ama inanç bu, ben inanıyorum, mantık aramıyorum." yada şuna; "valla müslümancım, ben de isterdim direk kabulleneyim ama olmuyor. ille mantık sokuyorum, çelişiyorum. ama bak sen inanıyosun mesela, sözüm yok sana". Bi de türban olayı var ki, o daha da beter. Müslümanları bile ikiye bölüyor.
Pek bi garip bu ara friendfeed. Takip edenim yok ama ben 5 dkda bir 'noluyo burda' tripleriyle bakıyorum alayına. Gündüzleri pek güzel pek faydalı oluyor, iyi dilekler, işe yarar öneriler, yeni yeni şeyler falan. Ama geceleri de er meydanına dönüyor ortam, al eline çiğdemi çitle dur monitör karşısında...
Geceleri kişilik değiştiren bi ben değilim sanırsam :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








